Keloğlan ve Kuyudaki Dev

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.

-Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….
Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala:
-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.
Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:
-Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
-Pekala oğlum…Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim…Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca.
Keloğlan:
-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal:
-Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum…Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
-Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve
yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider.

Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlana der ki:
-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
-Evet, der bizim Keloğlan.
-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?…
Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:
-Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.
Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?… Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:
-Eyyyy, adem oğlu!… Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?..
Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar.
-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan’a:
-Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan’a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve:
-Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış.

Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.

Keloğlan’ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a:
-Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?…
Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:
-Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!… Siz ona bakın.
Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.

Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Kırk Haramiler

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış.

Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş.

Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca kesen Kırk Haramiler, nihayet bu eşsiz hazineyi soymaya karar vermişler. Başları Hırsız Tahir’in başkanlığında hemen harekete geçerek gizlice Bağdat’a gelmişler. Vakit geçirmeden araştırma yaparak bir kolayını bulmuşlar ve padişahın hazinesini yavaş yavaş soymaya başlamışlar.

Bir gün, hazineye hırsızların dadandığı fark edilmiş. Sarayın etrafına, hazinenin içine yüzlerce asker yerleştirilmiş. Fakat gene de hazinenin soyulmasının önüne geçilemiyormuş. Padişah, bu işe bir çare bulanamadığı için hiddetinden ateş püskürüyor, önüne gelene çatıyormuş. Sarayını ve hazinesini askerleri iyi koruyamadığı için komutanı görevinden atmış; yerine başka komutan getirmiş.

Padişahın çok güzel bir de kızı varmış. Bu kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, onun güzelliğini dünyada bilmeyen yokmuş, işitmeyen kalmamış. Güzellikten söz açıldı mı, yedi iklim, dört bucakta hep Bağdat Padişahı’nın kızı örnek gösterilmiş. Üstelik bu güzel sultan, çok korkusuz, atılgan bir genç kızmış. Erkeklerden, hatta birçok askerlerden de daha iyi kılıç kullanırmış.

Hazinenin durmadan soyulmasına babası gibi küçük sultanın da fena halde canı sıkılıyormuş.

Nihayet, dayanamamış, bir gün babasına giderek:

Ne olur babacığım, diye yalvarmış, izin verin, hazinenizi bu akşam da ben bekleyeyim…

Padişah, korku nedir bilmeyen kızının bu sözlerinden hoşlanmış ama, ona:

Aman evladım, demiş, nasıl olur? Sen benim tutar elim, görür gözüm, dünyada biricik kızımsın. Senin adam öldürmekten korkmayan hırsızlarla boğuşmana gönlüm nasıl razı olsun?

Fakat, ne kadar söylediyse de, padişah, kızını fikrinden bir türlü caydıramamış. Onun yalvarıp yakarmasına fazla dayanamayarak istediği izni vermiş. Bir taraftan da, ne olur, ne olmaz diye yanına birçok asker katılmasını emretmiş.

Güzel sultan, hemen demir elbisesini giymiş. Başına demir miğferini geçirmiş. Sol eline demir kalkanını, sağ eline de kılıcını alarak askerlerle beraber hazineye girmiş. Hazine tam 40 geceden beri Kırk Haramiler tarafından soyuluyormuş. Her gece, hazinenin küçük penceresinden bir harami giriyor, en değerli taşlardan alabildiği kadar alıyor, karşısına çıkan askerlerin çoğunu yere serdikten sonra ancak ufak bir yara ile kaçıp kurtuluyormuş. O gece, 41’inci gece imiş. Hazineyi soymak sırası, Kırk Haramilerin başkanı Hırsız Tahir’de imiş. Güzel sultan, askerlerin her birini hazinenin bir tarafına saklayarak gelip pencerenin altına durmuş. Kılıcını çekerek beklemeye başlamış.

Gece yarısına doğru bir çıtırtı olmuş. Arkasından pencere kırılmış. Biraz sonra da pencereden içeriye doğru bir baş uzanmış. Sultan kendini göstermeden kılıcını kaldırdığı gibi var kuvvetiyle öyle bir vuruş vurmuş ki, eğer hırsız çabuk davranmasaymış, başı bir anda kopacakmış. Hırsızın başı kesilmemiş ama, sağ kaşının üstü boydan boya kopmuş.

O zaman, Hırsız Tahir, dışarıdan:

Bunu unutma sultanım, diye seslenmiş. Elbet bir gün sana cezanı vereceğim!

Sonra kaçıp gitmiş.

Güzel sultan, sabaha kadar hazineden ayrılmamışsa da, ne gelen olmuş, ne de giden… uykusuzluktan halsiz kaldığı için onu alıp odasına çıkarmışlar, elbiselerini soyup yatırmışlar.

O günden sonra da padişahın hazinesi bir daha soyulmamış.

Günler günleri, günler haftaları kovalamış. Aradan epey zaman geçmiş. Bir gün, elbisesi gayet şık kumaşlardan yapılmış, beyaz kalpaklı, silahları altın ve gümüş işlemeli, iri yarı, yakışıklı bir delikanlı saraya gelerek, kapı nöbetçilerine :

Padişahı görmek istiyorum, demiş. Kendisinden bir dileğim var, gidip haber veriniz!

Nöbetçiler, bakmışlar ki, şehzade gibi bir delikanlı. Hemen koşup padişaha haber vermişler. Padişah da :

Buyursun, demiş, bekliyorum.

Delikanlıyı biraz sonra padişahın yanına getirmişler. Padişah, karşısında hakikaten şehzade gibi, yakışıklı bir genç görünce :

Buyur oğlum, diye iltifat etmiş. Otur bakalım. dileğin nedir?

Delikanlı, padişahın gösterdiği yere oturduktan sonra.

Ben Hint padişahının oğluyum, diye söze başlamış. Eğer izin verirseniz, uygun bulursanız kızınız sultanla evlenmek istiyorum.

Padişah, bu yaman görünüşlü delikanlının şehzade olduğunu öğrendikten sonra :

Evladım, demiş, kızımı senden iyisine verecek değilim. Benim için hiçbir sakınca yok. Ama, bir kere kızımın düşüncesini öğrenmem lazım. Çünkü, o benim bu dünyada tutar elim, görür gözüm, bir tanecik yavrumdur. Onu kırmak, düşüncesini almadan kendi kendime karar vermek istemem. Delikanlı :

Hay hay padişahım, diye karşılık vermiş. Söyledikleriniz doğru. Küçük sultanım bir kere düşüncesi sorulmalı.

Bunun üzerine, delikanlıyı padişahın odasından çıkararak yandaki salona almışlar. Padişah, kızını yanına çağırmalarını emretmiş. Birkaç dakika sonra odaya gelen sultana, padişah, Hint Padişahı’nın oğlunun kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş, düşüncesini öğrenmeden şehzadeye söz vermediğini de anlatarak odadaki gizli kafesin arkasından salonda oturan şehzadeyi görebileceğini bildirmiş. Küçük sultan, babasının bu beklenmedik sözleri karşısında önce şaşırır gibi olmuş, sonra odadaki gizli perdeyi yavaşça kaldırarak, gizli kafesten salonda oturan şehzadeyi dikkatle bakmış. Pırıl pırıl elbiseleri içinde, altın, gümüş işlemeli silahlarıyla bir heykel gibi görünen levent delikanlıyı beğenmiş. Hemen babasına dönerek :

Eğer siz uygun buluyorsanız babacığım, demiş, bu delikanlı ile evlenebilirim.

Padişah, kızının bu sözlerine memnun olmuş. O yanından ayrıldıktan sonra, salona geçerek kızının kararını Hint Şehzadesi’ne bildirmiş. Padişahın emriyle hemen hazırlık başlamış. Hint Şehzadesi ile padişahın biricik kızının evlenebilecekleri halka ilan edilmiş. Her tarafta şenlikler başlamış. Birçok padişahların ve şehzadelerin katıldıkları düğün kırk gün, kırk gece, görülmemiş eğlencelerle devam etmiş, kırk birinci günü, Hint Şehzadesi ile Bağdat’ın Küçük Sultan’ı evlenmişler. O günden sonra yeni evliler mutlu yaşamaya koyulmuşlar. Fakat her nedense, şehzade, başındaki beyaz kalpağı hiç çıkarmıyormuş. Her zaman kalpakla geziyor, onu ancak gece yatağa girdiği zaman çıkarıyor, sabahları da sultandan önce uyanarak hemen başına giyiyormuş. Bu hal yavaş yavaş sultanın dikkatini çekmeye başlamış. Nihayet dayanamamış, bir gün demiş ki :

Kuzum şehzadem, kalpağınızı neden hiç çıkarmıyorsunuz? Doğrusunu istersen merak ediyorum…

Şehzade, sultanın bu sorusuna cevap vermemiş. Hemen sözü değiştirerek sultana güzel hikâyeler anlatmaya başlamış. Böylelikle sultana sorusunu unutturmuş.

Günler, haftalar geçiyor, şehzade gene kalpakla dolaşıyormuş. Böylece aylar ayları, yıllar yılları kovalıyormuş. Nihayet bunların biri kız, öteki oğlan çok güzel iki çocuğu olmuş. Bir gün şehzade ile sultan, saraydaki odalarında bahçeye bakan pencerenin önünde oturmuş konuşuyorlarmış. Bir aralık şehzade derinden bir “ah” çekmiş. Bu “ah” o kadar manalı ve derinmiş ki, sultanın dikkatini çekmiş. Hemen :

Şehzadem, demiş, ne derdin var ki böyle derinden “ah” çektin? Bir şeye canın sıkılıyorsa, bana da söylemelisin!

Şehzade, gene içini çekerek :

Ah sultanım, demiş nasıl “ah” çekmeyeyim? Senin anan, baban, yanında. İstediğin zaman onları görebiliyorsun. Ben ise, annemden, babamdan çok uzaklardayım. Hasretten içim yanıyor. Onların hasreti hiçbir şeye benzemiyor.

Sözlerini bitirince, şehzade gene bir “ah” çekmiş.

Onun bu hali, sultana o kadar dokunmuş ki, gönlünü almak için :

Şehzadem, demiş eğer üzüntün bu ise, hemen çaresine bakalım. Ne zaman dilersen babanın memleketine gidebiliriz.

Sultanın güzel sözleri şehzadenin pek hoşuna gitmiş, içi biraz ferahlamış.

O gün padişaha çıkıp Hindistan’a gitmek üzere izin almışlar. Hemen yolculuk hazırlıklarına başlanmış. Sultanla şehzade için çok süslü bir tahtıravan yaptırılmış. Askerler silahlarını temizleyip parlatmışlar, yeni elbiselerini giymişler. Yolculuk pek uzun sürecek diye, şehzade, çocukları götürmek taraftarı olmamış. Her iki çocuk da küçük oldukları için sultan da şehzadenin fikrine uymuş.

Bir iki gün sonra, sultanla şehzade herkesle vedalaşarak altın ve gümüş kakmalarla süslenmiş, ipekli perdelerle donatılmış olan tahtıravanlarına binmişler. Önlerinde ve arkalarında, yeni elbiseler giyinmiş, silahları pırıl pırıl parlayan yüzlerce atlı asker olduğu halde, Hindistan’a doğru yola koyulmuşlar.

Az gitmişler, uz gitmişler… Dere tepe düz gitmişler… Günlerce yol almışlar. Dinlenmek üzere konakladıkları bir çeşme başında konuşurlarken, şehzade, sultana demiş ki:

Sultanım, gideceğimiz yol çok uzun. Bu kadar askeri oralara kadar götürmek hem faydasız, hem de insafsızlık. Bunun için askerlerin bir kısmını geri gönderelim.

Sultan, şehzadenin sözlerini yerinde bulmuş. Hemen askerlerin yarısını geri göndermişler.

Tekrar yola koyulmuşlar. Tepelerden, bağlardan aşarak, derelerden, ırmaklardan geçerek, çayırlarda, ormanlarda geceleyerek yine bir hayli yol almışlar.

Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehzade, bir aralık sultana :

Sultanım, demiş, artık babamın ülkesine yaklaşıyoruz. Ben daha önce bir atlı göndererek geleceğimizi babama bildirmiştim. Nerede ise askerleri bize karşı çıkacaklar. Artık yanımızdaki askerlere lüzum kalmadı. Onları daha fazla yormayalım, geri gönderelim.

Sultan, kocasının bu fikrini uygun bulmuş; öteki askerleri de geri göndermişler, yanlarında hiç asker kalmamış.

Gene yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Konarak, göçerek, bir dağ başına gelmişler… Biraz dinlenmek üzere tahtıravandan inmişler. Gecelemek için çadır kurduktan sonra, şehzade, sultana demiş ki : Artık burada duracağız sultanım. şah babamın askerleri gelinceye kadar beklememiz gerek. Onun için tahtıravanımızı getiren uşaklara da lüzum kalmadı. Bu adamları da geri gönderelim.

Sultanın aklına herhangi bir fenalık gelmemiş ama, kocasına :

Aman şehzadem, demiş bu dağ başında ikimiz yapayalnız ne yaparız? Kurttan, kuştan, eşkıyadan kendimizi nasıl koruyabiliriz?

Şehzade :

Sen hiç korkma sultanım, diye cevap vermiş, yanında ben olduktan sonra bize kimse bir şey yapamaz. Babamın askerleri nerede ise görünürler.

Bunun üzerine, tahtıravanı getiren adamlar da geri gönderilmiş.

Şehzade ile sultan, dağ başında yalnız kalmışlar.

Bir zaman hiç konuşmamışlar. Etrafı seyretmişler. Neden sonra, şehzade, sultanın karşısına geçerek başındaki kalpağı çıkarıp :

Eee sultanım, demiş, artık hesaplaşma zamanı geldi! Ben Kırk Haramilerin başı Hırsız Tahir’im. Kırk Harami arkadaşlarıma yapmadığın kalmamıştı. Benim de az kalsın kafamı uçuracaktın! Fakat, çabuk davrandığım için ölümden kurtuldum. Ama, bak sağ kaşımın üstünde unutulmaz bir yara izi bıraktın. Ben zamanını bekledim. İşte şimdi yalnızız. Seni elimden kimse kurtaramaz. Ne kadar bağırırsan bağır, etrafta sesini duyacak kimse yok. şimdi ölümlerden ölüm beğen bakalım!

Hırsız Tahir’in kalpağı başından çıkarması üzerine zaten her şeyi anlayıp heyecanlanan sultan, onun bu sözleri karşısında ne söyleyeceğini şaşırmış, fakat korkmadığını anlatmak için de onu gülerek dinliyormuş.

Hırsız Tahir, sultana daha da yaklaşarak :

Şimdi anladın mı kalpağımı niye çıkarmadığımı, demiş. Sana Hırsız Tahir’in ne yaman bir adam olduğunu ispat etmenin zamanı geldi artık.

Sözlerini bitirince, önceden beline sardığı uzun bir ipi çıkartmış, sultanın kolundan tutarak sürüklemeye başlamış. Maksadı onu ağaca bağlamakmış. O çektikçe, sultan gitmek istemiyor, gücü yettiği kadar Hırsız Tahir’le boğuşuyormuş.

Hırsız Tahir, sultanın üstünün başının yırtılmasına aldırmıyor :

Kendini boşuna üzüyorsun sultanım, diyormuş, elinde kılıcın yok. Bu hal ile benimle başa çıkabilir misin? Seni evvela şu ağaca bağlayacağım, sonra da yakacağım!

Hırsız Tahir zorladıkça sultan gitmek istemiyor, ona karşı koyuyormuş. Al alta, üst üste bir hayli boğuşmuşlar. Nihayet sultanın kuvveti kesilmiş. Hırsız Tahir’e karşı kendini daha fazla koruyamayacağını anlamış. Kendisine uzun zamanlar ailelik yaptığı bir adamın ne kadar kötü ruhlu olursa olsun, fenalıkta bulunamayacağını zannederek, bitkin bir halde, ağacın yanına gelmiş.

Fakat, Hırsız Tahir’de ona acıyacak göz yokmuş. Elindeki iple sultanı ağaca sım sıkı bağlamış. Sonra etraftan çalı çırpı, kurumuş dal toplayarak getirip sultanın ayaklarının dibine atmış.

Sultan, Hırsız Tahir’in kendisini yakacağına bir türlü inanmak istemiyor, onun şaka yaptığını zannediyormuş. Bunun için, ağlamak şöyle dursun, onu sessiz sessiz seyrediyormuş.

Hırsız Tahir, sultanın ölümden korkmadan kendisiyle âdeta alay eder gibi konuşmasına fena halde kızmış. Çalı çırpıyı ateşlemek için kav kesesini almak üzere elini hemen cebine atmış. Fakat aradığını bulamamış. O zaman :

Doğrusu talihin varmış güzel sultan, diye alay etmiş, kav kesesini unutmuşum ama, bu işe bir çare bulacağım. Ölümden kurtulduğunu sanma!

Sultan, gene hiç oralı olmuyor, Hırsız Tahir’in hareketlerini gülerek takip ediyormuş. Hırsız Tahir, sağa sola bakınırken, çok uzaklarda bir ışık görmüş. Sultana :

Hah işte, demiş, tâ karşıda bir ışık gördüm. şimdi oraya giderek ateş alıp geleceğim. Ben gelinceye kadar seni kurtlar, kuşlar paralarsa, kusura bakma!…

Hırsız Tahir, ışığın göründüğü tarafa doğru koşa koşa uzaklaşmış. Hava gittikçe kararıyormuş. Elleri, ayakları ağaca bağlı olan sultanın içine yavaş yavaş korku girmeye başlamış. O böyle üzüntülü dakikalar geçirirken, kulağına uzaklardan bir çıngırak sesi gelmiş. Çıngırak sesi bir iken iki, sonra üç, dört olmuş ve sesler gittikçe yaklaşmış. Sesler yaklaştıkça, hem seviyor, hem de ürküyormuş. Çünkü, bu seslerin ne olduğunu bir türlü anlayamamış.

Neden sonra, sesler iyice yaklaşmış. Arada bir at kişnemeleri, deve böğürtüleri, insan öksürmeleri de işitince, seslerin bir kervana ait olduğunu anlamakta zorluk çekmemiş. Biraz sonra kervan bunun olduğu yere gelmiş. Kervan başı ağaçta bağlı bir insan görünce, hemen koşup sultanın yanına gelmiş. Bakmış ki, üstü yırtılmış, saçı başı dağılmış, güzel bir kız… Elbisesinin kumaşları hep ipekliden… Kulağında, boynunda, ellerinde hep kıymetli taşlardan küpeler, bilezikler, yüzükler, gerdanlıklar var… Hemen arkadaşlarını yanına çağırarak sultanı kurtarmış.

Sultan, iplerin arkasından kurtulur kurtulmaz kervan başının ellerine sarılıp teşekkür etmiş. İçindeki fenalığı gidermek için bir yudum su isteyip içmiş. Kendisini tanıtmış. Başına bu felaketleri Hırsız Tahir’in getirdiğini anlatmış.

Kervan, yeşil zeytin taşıyormuş. Büyük çuvallardan birinin zeytinlerini azaltarak sultanı içine koymuşlar, her tarafını da zeytinlerle kapatmışlar. Çuvalı hayvanlardan birinin sırtına yükleyerek, tekrar yola koyulmuşlar.

Sultanın yanından ayrıldıktan sonra Hırsız Tahir gitmiş, gitmiş, bir türlü ışığın olduğu yere varamamış. Ha şimdi ulaşırım, ha şimdi yanına varırım diye durmadan yürümüş. Fakat bakmış ki, ne kadar gitse ışığa ulaşamayacak, çaresiz bu işten vazgeçerek geriye dönmüş. Hem yürüyor, hem de kendi kendine :

Şunu ağaçta bağlı bırakayım da yırtıcı hayvanlar parçalasın, diyormuş.

Nihayet, sultanı bağladığı yere gelmiş; bir de ne görsün? Sultan ağaçta bağlı değil. Onu ağaca bağladığı ip yerde duruyor. Kendisi görünürlerde yok… hiddetinden ne yapacağını şaşırmış.

Şaşkın şaşkın sağa sola bakınırken kulağına uzaklardan doğru çıngırak sesleri gelmiş. Bu seslerin bir kervandan geldiğini anlamış. Biraz evvel buradan geçen bu kervanın sultanı kurtardığını da anlamakta zorluk çekmemiş. Kulağını çıngırak seslerine uydurarak kervanın gittiği tarafa koşmaya başlamış.

Çok geçmeden kervana yetişmiş. Hemen :

Kervan başı, kervan başı, dur! diye bağırmış. Kervan başı durmuş. Karanlıkta sesin geldiği tarafa doğru bakmış. Birden yanı başında Hırsız Tahir’i görünce, ne yapacağını şaşırmış, korkudan tir tir titremeye başlamış.

Hırsız Tahir, kervan başının yanına iyice yaklaşarak elini omuzuna vurduktan sonra :

Bana bak kervan başı, demiş, o ağaçta bağlı olan kadını siz kurtardınız değil mi? Yalan söylemeye kalkma, şimdi kervandaki hayvanların yüklerini birer birer arayacağım. Eğer bulursam, ölümlerden ölüm beğen!

Kervan başı, Hırsız Tahir’in ellerine sarılarak:

Aman ağam, demiş, sana yalan söyleyebilir miyim? Kervanı istediğin gibi arayabilirsin, bizde saklanmış kadın falan yok!

Hırsız Tahir koynundan sivri bir kama çıkararak hayvanlardaki yük çuvallarına batırmaya başlamış. Kamayı önüne getirilen hayvanın sırtındaki çuvala birkaç defa saplayıp, çıkarıyor, insan sesi falan duymayınca öteki hayvana geçiyormuş.

Kervan başının adamları, karanlıktan faydalanarak, sultanın saklı olduğu hayvanı, Hırsız Tahir’in kamalayıp bir tarafa çektirdiği hayvanların arasına karıştırıvermişler. Hırsız Tahir kervandaki bütün yükleri kamalamış. Hiç birinde aradığını bulamamış. Sonra yorgun bir halde kervan başıyı çağırarak:

Aferin size, o kadını saklamamışsınız, demiş. Ama ben onu nerede olsa bulurum. Haydi şimdi varın yolunuza gidin!

Hırsız Tahir karanlıklara dalarak gözden kaybolmuş.

Kervan da tekrar yola koyulmuş… Epeyce yol aldıktan sonra, kervan başı, Hırsız Tahir’in arkalarından gelip gelmediğini araştırmış. Gelmediğini anlayınca, havasızlıktan boğulmaması için çuvalın ağzını açtırarak sultanı dışarıya çıkartmış. Arkasına bir şeyler giydirerek bir atın üzerine oturtmuş.

Gecenin sessizliği içinde yol alırken, kervan başı kendi kendine şöyle söyleniyormuş:

Bu güzel kadını elime geçirmişken doğrusu bırakamam. Nasıl olsa Mısır’a gidiyorum. Oraya varınca bunu götürüp Mısır Padişahı’na cariye olarak satar, bir avuç dolusu altın alırım.

Böylece, kervan, günlerce yol almış. Zavallı sultan, nereye götürüldüğünü bilmiyor, eşkıyaya benzeyen bir sürü adamın arasında ağzını bile açamıyormuş. Bütün ümidi kendisini Hırsız Tahir’in elinden kurtaran kervan başı imiş. Onun iyi yürekli bir adam olduğunu sanıyor, kendisini Bağdat’a götürüp babasına teslim edeceğini umuyormuş.

Gitmişler, gitmişler, günlerce, haftalarca yol aldıktan sonra nihayet Mısır’a ulaşmışlar.

Güzel sultan Mısır’a götürüldüğünü duyunca, son derece üzülmüş. Fakat yine de ümidini kaybetmemiş. Kervan başı nereye giderse, o da arkasından gidiyormuş.

Kervan bir hana yerleştikten sonra kervan başı güzel sultanı önce bir kadınla hamama göndermiş; sonra çarşıdan pek pahalı elbiseler alarak ona giydirtmiş.

Akşama doğru yanına katarak doğru Mısır Padişahı’nın sarayına götürmüş.

Saray adamları kervan başıyı çok iyi tanırlarmış. İkisini de hemen içeriye almışlar. Padişahın yanına çıkarmışlar. Padişah Bağdat’ın güzel sultanını pek beğenmiş. Kervan başıya da yirmi kese altın vererek uzaklaştırmış. Sonra derhal vezirlerini çağırarak Bağdat’ın genç sultanı ile evleneceğini, düğün hazırlıklarının başlamasını emretmiş. Birkaç gün içinde hazırlıklar bitirilmiş. Mısır Padişahı ile güzel sultanın nikâhları kıyılmış, kırk gün, kır gece süren eğlencelerden sonra padişahla Bağdat sultanı evlenmişler.

Herkes onların çok mutlu olduklarını sanıyormuş. Öyle ya, biri padişah, biri sultan… Dünyanın en güzel sarayları, uçsuz bucaksız ülkeler, hazineler dolusu altın, gümüş, birçok kıymetli taşlar emirlerinde… Onlar mutlu olmayıp da kim olacak? Halbuki iş hiç de öyle değilmiş. Güzel sultan evlendiği geceden beri bir türlü rahat uyku uyuyamıyor, hep korkulu rüyalar görerek sayıklıyor, sık sık sıçrıyormuş.

Padişah, sultanın bu hallerini geçici sanarak, ilk geceler bir şey söylememiş. Fakat bakmış ki bunlar her gece oluyor, onun üzerine, bir sabah:

Sultanım, demiş, dikkat ediyorum, geceleri hep sayıklıyor, uykunuzda sıçrıyorsunuz. Sizin rahatınızı kaçıran bir derdiniz olacak. Üzüntünüz ne ise bana söyleyin ki çaresini arayalım?

Sultan, şöyle bir içini çekmiş. Biraz düşünmüş. Sonra, başından geçenleri padişaha bir bir anlatmış.

Hikâyesini bitirdikten sonra:

Padişahım, demiş, işte geceleri sayıklamamın, uykumun içinde sıçramamın sebebini anladınız. Bana memleketimde “Korkusuz Sultan” derler. Doğrusunu isterseniz öyle kolay kolay bir şeyden korkmam. Ama, bu Hırsız Tahir yedi canlı bir adam. Sonra, her tarafta adamları var. En yakınlarına bile fenalık yapmaktan hiç çekinmez. Ne de olsa o erkek, ben kadınım. Her zaman karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Çünkü, eğer isterse, elinden uçan kuş bile kurtulamaz.

Padişah, onun sözünü keserek:

Sen hiç üzülme sultanım, demiş, o Hırsız Tahir’se, ben de bir padişahım. Eğer ben de emir verirsem, bu sarayın etrafında kuş uçurtmam!

Sözünü bitirir bitirmez, el çırpmış.

İçeriye giren arap lalaya:

Lala, demiş, çabuk söyle, sarayımın dört bir tarafına yüksek duvarlar yaptırsınlar! Bütün kapılara arslanlar, kaplanlar konsun! Sarayımın duvarları önünde, kapılarında, bahçenin her tarafında, oda kapılarında silahlı askerler nöbet beklesin!

Padişahın emirleri birkaç gün içinde yerine getirilmiş. Mısır Sarayı’nın etrafını yüksek duvarlar çeviriyor, sarayın bahçesinde ve içinde baştan aşağı silahlı askerler dolaşıyormuş. Bütün kapılarda koca koca arslanlar, kaplanlar, zincirlerle bağlı olarak bekletiliyormuş. Yabancı bir insanın izin almadan, haber vermeden saraya girmesi imkânsızmış. Yapılanları gördükten sonra, sultanın yüreğine biraz su serpilmiş, içi rahat etmiş.

Böylece, aradan günler geçmiş. Sultan artık geceleri uyuyabiliyor, Hırsız Tahir’i hatırına bile getirmiyormuş. Fakat bu rahatı fazla sürmemiş. Bir gece uykusunun arasında birisi tarafından dürtüldüğünü hissetmiş. Hem hızlı hızlı dürtülüyor, hem de bir ses ona:

Kalk, çabuk kalk! diyormuş.

Zavallı sultan, uyku arasında neye uğradığını anlayamamış. Gözlerini ovuşturarak yatağında doğrulmuş. Bir de ne görsün? Kendisini uyandıran Hırsız Tahir değil mi?

Ne söyleyeceğini, ne yapacağını şaşırmış. Hırsız Tahir:

Haydi kalk bakalım, demiş, ne yapsan elimden kurtulamazsın, çabuk ol!

Sultan yataktan kalkmaya hazırlanıyormuş gibi yaparak padişahı çimdiklemiş. Fakat horul horul uyuyan padişah da uyanacak hal yokmuş. Nihayet, ne yapsa padişahı uyandıramayacağını anlayarak yataktan kalkmış.

Hırsız Tahir:

Haydi, düş önüme! demiş. Boş yere bağırmağa kalkma! Sana kimse yardıma gelemez.

Sultan önde, Hırsız Tahir arkada, odadan çıkmışlar, koridorlardan geçmişler, merdivenlerden aşağı inmişler. Yürüdükçe sultanın ağzı bir karış açık kalıyormuş. Çünkü, sarayın içindeki silahlı askerler, halayıklar, uşaklar, bir ölü gibi yerlerde yatıyorlarmış.

Saray kapısından bahçeye çıktıkları zaman, sultanın şaşkınlığı bir kat daha artmış. Zira, saraya kimseyi yaklaştırmayan koca koca arslanlar, kaplanlar da âdeta cansız gibi orada uzanmışlarmış.

Hırsız Tahir, gülerek:

Görüyorsun ya, demiş, sarayın etrafına duvar çektirmekle, her yana silahlı askerler, kapılara yırtıcı hayvanlar koydurmakla ölümden kurtulamadın! Bunların hepsinin üzerine sihirli toprak serperek ben uyuttum. Dünya yerinden oynasa bunları uykularından kimse uyandıramaz!

Vakit sabaha yakınmış. Etrafın alacakaranlığında, sarayın büyük bahçesi insana korku veriyormuş.

Hırsız Tahir:

Seni sarayın külhanında yakacağım, demiş. Haydi şimdi bahçeden çalı çırpı topla, külhana kendi elinle yerleştir bakalım!

Zavallı sultan ne yapsın? Başlamış bahçede çalı çırpı toplamaya. Toplayıp külhana getirerek atıyormuş. Sarayın bahçesi oldukça bakımlı ve temiz olduğu için öyle pek çok çalı çırpı yokmuş. Sultan bahçenin en uzak köşelerine gidiyor, ancak birkaç dal parçası, kuru ot bulabiliyormuş. Böylece hem birşeyler bulmaya çalışıyor, hem de ağlıyormuş. Bir aralık iyice yorulmuş. Ağlaya ağlaya bir ağacın dibine oturmuş. O sırada tam karşısındaki ağaca iki güvercin konmuş. Sultan, onları hayran hayran seyrederken güvercinler dile gelip birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. Biri, ötekine demiş ki:

Güvercin kardeş! Güvercin kardeş! Acaba güzel sultan niçin ağlıyor?

Öteki güvercin cevap vermiş:

O ağlamasın da kim ağlasın güvercin kardeş?… Hırsız Tahir’in elinden nasıl kurtulacağım diye düşünüyor da onun için ağlıyor. Ama hiç ağlamasın! Sarayın bahçe kapısı önünde bir mermer taş var ya, işte onu kaldırsın, altında bir şişe bulacak, o şişeyi alsın! Şişeyi hemen mermer taşa vursun ve mermer merdivenden atlayarak içeriye girsin!

Bunları söyledikten sonra, güvercinlerin ikisi de uçup gitmişler. Güzel sultanın içi biraz rahatlamış. Kendi kendine, herhalde güvercinlerin bir bildikleri var, diye koşmuş, hemen mermeri kaldırmış. Bir de bakmış ki, orada bir şişe duruyor… Şişeyi çabucak almış, mermer taşa vurmuş ve merdivenden atlayarak içeri kaçmış.

Şişe mermer taşın üzerinde kırıldığı zaman sarayda bir gürültüdür kopmuş. Padişah, saray adamları, uşaklar, halayıklar, askerler, uyanmışlar. Arslanlar, kaplanlar ayaklanmışlar.

Güzel sultan koşa koşa yatak odasına girip kendisini padişahın yanına dar atmış. Yatağın üzerine uzanıp kalmış.

Biraz sonra kendisine gelen sultan, padişaha gece Hırsız Tahir’in geldiğini, kendisini uykudan uyandırıp bahçeye indirdiğini, herkesin üzerine sihirli topraklar serptiği için kimseyi uyandırmadığını, kendisini külhanda yakmak üzere iken iki güvercinin haber verdiği bir sır sayesinde kurtulduğunu anlatmış. Padişah derhal emir vererek külhanda sultanı bekleyen Hırsız Tahir’i yakalatmış. Biraz sonra da onu padişahın yanına getirmişler.

Padişah:

Bir sıçrasın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüsünde yakayı ele verirsin çekirge, demiş. Sultanı yakmak istediğin külhanda doğrusu seni yakmak isterdim Hırsız Tahir. Ama ben bunu yapmayacağım. Seni cellatlara da vermeyeceğim. Uslanıp faydalı ve iyi bir insan oluncaya kadar sarayımın zindanında hapis yatacaksın! Haydi çekil karşımdan!

Askerler Hırsız Tahir’i zindana götürmüşler.

Ertesi günden itibaren padişahın emri ile yol hazırlığı başlamış. Birkaç gün sonra Mısır Padişah’ı ile güzel eşi büyük bir alayla Bağdat’a doğru yola koyulmuşlar.

Bağdat Padişah’ı da saraydan ayrıldığı günden beri hiçbir haber alamadığı kızını her tarafta arattırmış. Nihayet ondan ümidi kesmişlermiş.

Mısır Padişahı’nın şanlı alayı bir hafta sonra Bağdat’a varmış. Bağdat Padişahı, sevgili kızını Mısır Padişahı ile görünce, sevincinden ne yapacağını bilememiş. Bağdat’a yeniden 40 gün, 40 gece düğün yapılmış.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Hamamcı ile Keloğlan

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kadıncağızın bir oğlu varmış. Herkes bu çocuğu keloğlan diye çağırırmış. Bu ana oğul çok fakir imişler. Yalnız birçok tavukları olduğundan bunların yumurtasını satarak geçinip giderlermiş.

Bir gün tavuklar yumurtlamamış, kadın da oğluna tavuklardan birini satarak ekmek almasını söylemiş. Keloğlan tavuklardan birini alarak, pazara gitmiş ve bir hamamcıya satmış. Fakat hamamcı parayı peşin vermeden gitmeye başlamış. Keloğlan da peşini takip etmiş. Hamamcının eve girdiğini görünce o da hemen arkasından girmiş ve onu gözetleyerek dinlemeye başlamış. Hamamcı tavuğu karısına uzatarak:

Bunu al, iyice temizle, haşlayarak suyuna güzel bir pilav yap, akşamüzeri bir uşak göndererek aldıracağım, demiş ve sokağa çıkarak uzaklaşmış.

Keloğlan bunları dinlediği için akşam üstü olunca hemen hamamcının evine gitmiş.

Bey yemeği istiyor, demiş.

Kadın da tatlısı ile, tuzlusu ile yemek hazırlayarak tepsiye koymuş ve çocuğa vermiş.

Keloğlan tepsiyi alınca doğru kendi evine götürerek annesine tepsiyi uzatmış:

Tavuğu bir hamamcıya sattım. Fakat bana parasını vermeden gitmeye başladı, ben de arkasını takip ettim. Eve girerken arkasından yavaşça girdim ve karısı ile konuşurken dinledim. Karısına, “tavuğu pişir, akşama aldıracağım” dedi. Ben de akşam üstü doğruca gittim aldım, demiş ve yemekleri güzelce yemişler.

Hamamcı, karısının hazırladığı tavuğu iştahla yemek için eve gelmiş, karısına yemek nerede diye sormuş. Kadıncağızın hiçbir şeyden haberi olmadığı için bir uşağın gelip aldığını söylemiş.

Hamamcı kızmış. Kim geldi? Nasıl adamdı? diye karısına sualler sormuş. Kadın da bir çocuğun geldiğini, “efendi yemek istiyor” diyerek alıp gittiğini söylemiş. Hamamcının buna canı sıkılmış, doğruca hamama gitmiş. Diğer taraftan Keloğlan, yemekleri güzelce yedikten sonra annesine:

Şu hamamcıya güzel bir oyun yapalım, teklifinde bulunmuş.

Annesi razı olunca, giyinmiş, kuşanmış, bir kız gibi süslenerek hamama gitmiş, kapıyı çalmış. Hamamcı kapıyı açınca Keloğlan sesini incelterek:

Seninle biraz gizli konuşmak istiyorum, sizin eve gidelim de konuşalım demiş.

Hamamcı güzel kızı görünce razı olmuş, eve doğru gitmeye başlamışlar. Karısı evde yokmuş.

Hamamcı bunun evvela fena bir kadın zannetmiş; bir av buldum ümidiyle sevinmeye başlamış. Eve gelince, Keloğlan:

Gizli bir yer varsa orada konuşalım daha iyi olur, diye adamcağızı kuşkulandırmış.

Hamamcı önde, Keloğlan arkada, evin altındaki mahzene inmeye başlamışlar. Tam merdivenlerin ortasına gelince, Keloğlan hamamcının belinin ortasına kuvvetli bir tekme vurmuş, adamı paldır, küldür merdivenden aşağı yuvarlamış.

Zavallı hamamcı aşağıda inleye dursun, Keloğlan yukarı çıkarak evin her tarafını karıştırmaya başlamış. Pahada ağır, yükte hafif, altına ve gümüşe dair ne varsa, hepsini almış, doğruca evine gitmiş.

Hamamcının karısı eve gelince, bir inleme işitmiş. Çocuklardan biri babasının sesini tanımakta gecikmemiş. Evin içini aramışlar, onu mahzende bulunca oraya nasıl düştüğünü sormuşlar. O da merdivenden aşağı inerken düştüğünü söylemiş.

Kadın, kocasının elinin ayağının tutmadığını, her tarafının hurdahaş olduğunu görünce, hoca aramaya koyulmuş, etrafa haber salmış.

Keloğlan bunu duyar duymaz, hamamcıya bir oyun daha yapmaya karar vermiş. Eline bir çanta almış, şeklini değiştirerek kahveden kahveye “ben cerrahım”, “ben hocayım”, “hastaları iyi ederim” diye dolaşmaya başlamış. Hamamcının arkadaşı da o sırada kahvede olduğu için hemen çağırarak hastanın yanına götürmüş.

Keloğlan, hiç tavrını bozmadan:

Yüksek bir yerden düşmüşsün, demiş, ben seni iyi ederim. Yalnız seni hamama götüreceğim. Fakat, yanımızda kimse olmayacak!

Beraber hamama gitmişler. Keloğlan hamamın kapısını kapamış, adamı güzelce soyarak başını sabunlamış ve kurnada hiç su bırakmamış. Eline geçirdiği bir kırbaçla hamamcıyı evire çevire dövmüş, perişan bir halde yerde bırakarak çıkmış, doğruca hamamcının evine gitmiş:

Hastanız iyileşmiştir. Gidip hamamdan alınız! diyerek hepsini sevindirmiş.

Hamamcının karısı ile çocukları derhal hamama koşmuşlar. Bir de bakmışlar ki, adamcağız daha perişan bir halde taşların ortasında yatıyor. Hepsi birden kederlenerek babalarını alıp eve götürmüşler.

Nihayet, hamamcı bu işi tavukları satan Keloğlan’ın yaptığını anlamakta gecikmemiş. Bir Çare düşünmüş:

Hamamın önüne altın serperek yakalamaya karar vermiş. Keloğlan bunu nasılsa öğrenmiş. Üzerine bir dilenci elbisesi, ayağına da uzun bir çizme giymiş. Çizmelerin altına güzelce katran sürmüş.

Eline bir çanta alarak hamama girmiş, müşterilerden ekmek dilenmiş. Altınlar da iyice çizmelerin altına yapışmış. Oradan uzaklaşmış. Hemen bir kenara çekilerek çizmeleri çıkarmış, altınları çantasına koyarak doğruca eve gitmiş.

Biraz sonra Keloğlan’ı yakalamak isteyenler altınların eksildiğini anlamışlar. Düşünmüşler, taşınmışlar bu sefer şu çareyi bulmuşlar:

Bir deveyi güzelce süslemişler. Tellala vererek çarşıda satılığa çıkarmışlar. Eğer Keloğlan gelirse, hemen yakalamasını tembih etmişler.

Keloğlan bunu da haber almış. Güzelce süslenmiş, bir köylü kızı kıyafetine girerek eline de bir eşeğin ipini almış, çarşıya inmiş.

Süslü püslü devenin yanına giderek tellala hafifçe yüzünü açmış ve gülümsemiş.

Tellal güzel bir kızın kendisine güldüğünü görünce, şaşkına dönmüş, aklı başından gitmiş.

Yanyana gitmeye, konuşmaya başlamışlar. Keloğlan biçimine getirerek eşeğin ipini tellalın eline vermiş, devenin ipini de kendi almış; kalabalıktan faydalanarak kaçmış. Eve gelince deveyi kesmiş, etini kavurmuş, annesine de hiç bir şey söylememiş.

Tellal elinde eşeğin ipi ile dönünce, hamamcı deveyi de Keloğlan’ın çaldığını hemen anlamış.

Kendisine bu sefer hasta süsü vererek deve eti aratmış. Uşaklar mahalle mahalle dolaşarak deve eti sormuşlar. Sıra Keloğlan’ın evine gelmiş. İçeri girerek her tarafı aramışlar. Keloğlan evde olmadığı için annesi devenin başını uşaklara vermiş.

Adamlar başı görünce, deveyi Keloğlan’ın kestiğine iyice kaani olarak kapıya katran sürmüş ve Keloğlan’ı yakaladık diye herkese ilan etmişler.

Onlar gittikten sonra, Keloğlan eve gelmiş, annesine, “bugün eve kim geldi” diye sormuş. Zavallı kadının olan işlerden haberi olmadığından, bütün olanları anlatmış.

Keloğlan, hamamcının kendisini yakalayacağını sezerek bir teneke katran almış, bütün evlerin kapısına sürmüş.

Hamamcının adamları, ertesi gün Keloğlan’ı yakalamak için sokağa çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki, her kapıya katran sürülmüş. Tabii Keloğlan’ın evini bulamamışlar… Yakalayamayacaklarını anlayarak bu sefer padişaha haber vermişler.

Padişah, tellallar bağırtarak:

Kimin çok tavuğu varsa alsın yanıma gelsin! diye etrafa emir salmış.

Keloğlan da tavuklarını bir sepete koyarak padişaha götürmeye hazırlanmış. Annesi:

Oğlum, hiç padişahın yanına tavuk gider mi? diye sormuş. Keloğlan:

Sen benim işime karışma! Ona da bir düzen yapayım da görsünler, diye cevap vermiş, tavukları alarak padişahın karşısına çıkmış:

Efendim, Keloğlan benim, işte geldim, demiş.

Padişah, “bu nasıl şeydir” Hem benim karşıma çıkıyor, hem de serbestçe konuşuyor” diye kızmış, Keloğlan’ı zindana attırmış. Tavuklarını da kestirerek pişirtmiş.

Keloğlan, zindandan kurtulmak için düşünmeye başlamış… Aklına bir çare gelmiş. Zindanın kapıcısına bir torba altın vererek:

Bana yarım saat müsaade et, biraz işim var, göreyim de geleyim, demiş. Zindancı izin verince, çıkmış gitmiş. Bir kürk yaptırmış. Her bir tüyüne de bir çıngırak taktırmış, akşamüzeri zindana dönmüş.

Ertesi sabah zindancıya bir torba altın daha vererek bir saat izin almış. Padişahın uyuduğu sırada odasına girerek gizlice karyolasına altın saklamış.

Padişah, derin bir uykuya daldığı zaman, karyolanın altında kürkü giyerek iyice silkinmiş.

Çıngıraklar müthiş bir ses çıkarmışlar, padişah deli gibi uyanmış, “nedir bu/” diye bağırmaya başlamış.

Sultan da, bir şeyden haberi olmadığı için, şaşırmış bir vaziyette padişahın yüzüne bakmaya başlamış. İyice etrafı dinlemişler, ses seda kesilince, tekrar yatmışlar. Biraz sonra Keloğlan yeniden silkinmiş.

Bu sefer padişahla sultan çok korkmuşlar. Keloğlan da korktuklarını anlayarak hemen meydana çıkmış, padişahın yanına yaklaşmış. Zavallı padişah, korka korka, “sen kimsin?” diye sormuş. Keloğlan da:

Ben Ezrailim, senin canını almaya geldim, diye cevap vermiş.

Padişah:

Ben ne ettim ki, canımı alacaksın? demiş.

Keloğlan:

Sen benim günahsız kardeşimi aldın, zindana attın; onun için ben de senin canını alacağım, haydi gel buraya! diye korkutmuş.

Padişah:

Hayır!… O senin kardeşin olamaz, ben tavukları çok olan adamı zindana attım, demiş Keloğlan da:

İşte o benim kardeşimdir, demiş. Şimdi hemen onu azat etmezsen senin canını alacağım! Diye üzerine yürümüş. Padişah korkudan titremeye ve:

Tek benim canımı alma da ne istersen onu yapayım. Şimdi kardeşini serbest bırakacağım, diye yalvarmaya başlamış.

Olmaz, şimdi gece, belki korkar. Yarın sabah çıkartır, hamamda yıkatırsın, bir kat güzel elbise giydirirsin. Ortanca kızını da verirsin, ben de senin canını almam! Diye tembih etmiş, odadan hemen çıkıp gitmiş.

Üstünü soyunarak zindana girmiş, yatmış.

Ertesi sabah padişah erkenden kalkmış. Adamlarını göndererek Keloğlan’ı zindandan çıkartmış. Hamama göndermiş, elbiseler yollamış, köşkleri hazırlatmış. Ortanca kızını ona vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Annesini de yanlarına getirmiş, güzelce yaşamışlar.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Konuşan Kaval

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın iki kızı varmış. Büyük kızın adı Yaprak, küçük kızın adı da Fidanmış.

Yaprak’la Fidan henüz pek küçük yaşta iken anneleri hastalanarak ölüvermiş.

Padişah, “çocuklarım anne yokluğu duymasınlar” diye, çok geçmeden bir kadınla evlenmiş. Üvey anneleri, Yaprak’la Fidan’a, kendi öz çocukları gibi bakar, onları sever, okşarmış.

Her iki çocuk da, gittikçe büyümüşler. Fidan yedi, Yaprak da sekiz yaşına gelmiş. Ama, gelgelelim, her iki çocuk da çirkinmiş. Sadece yüzleri çirkin olsa neyse… Doğrusu, ahlakları da pek iyi değilmiş.

Üvey anneleri de, babaları da kendilerini pek çok sevdikleri, çocuklarının her isteğini hemencecik yerine getirdikleri halde, onlar, hiç söz dinlemezlermiş. Yemek yemezler, vakti gelince yatmazlar, çağırıldığı zaman gelmezler, hatta birbirleriyle sık sık kavga ederlermiş…

Bir gün padişahın bir kızı daha olmuş. Sarayın içini bir sevinçtir kaplamış. Ama, Yaprak ile Fidan, bu işe de sevinmemişler. Suratlarını asmışlar; ortalarda görünmez olmuşlar.

Yıllar elele verdikçe, Dal da büyümüş. Güzel yüzünden başka ahlakı da güzel olan Dal’ı herkes seviyor, hele onun terbiyesine, iyi kalpliliğine bütün saraydakiler hayran kalıyormuş.

Padişah da, sultan anneleri de, çocuklarının üçüne eşit muamele yapıyorlar; birine bir şey alsalar, ötekilere de aynı şeyi getiriyorlarmış. Fakat, Yaprak’la Fidan, bu işe hiç de memnun olmuyorlarmış.

Günlerden bir gün, padişah, Hint Padişahının kızının düğününe çağırılmış. Hemen hazırlık yapılmış. Padişah, yola çıkacağı gün, çocuklarını yanına çağırarak:

Söyleyin bakalım yavrularım, demiş, size Hindistan’dan neler getireyim?

Yaprak:

Bana bir top Hint kumaşı getirin babacığım, demiş.

Fidan:

Ben de babacığım, demiş, sizden altın bilezik istiyorum.

Sıra küçük Dal’a gelmiş. O demiş ki:

Babacığım, siz neyi uygun görürseniz, onu getiriniz!

Padişah:

Olur mu hiç kızım, demiş, ablaların gibi sen de bir şey iste. Söyle bakayım, ne alayım sana?

Bunun üzerine, Dal, şöyle demiş:

Babacığım, mademki bana da bir şey almayı arzu ediyorsunuz, o halde sizden bir gümüş tas rica ediyorum. Armağanınıza da şimdiden teşekkür ederim.

Yaprak’la Fidan, Dal’ın yaptığı gibi babalarına teşekkür etmeyi düşünemedikleri için utanmışlar. Bu işi bizden önce akıl etti diye de, Dal’ı fena halde kıskanmışlar.

Neyse… Padişah atına binmiş, askerleriyle birlikte yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz, gece gündüz, altı ay bir güz gitmiş. Bir deniz kenarına varmışlar. Hint Padişahının orada bekleyen yelkenli gemisine binerek yollarına devam etmişler.

Dalgalardan sarsıla sarsıla, deniz üzerinde haftalarca yol aldıktan sonra, Hindistan’a varmışlar.

Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Hint Padişahının kızı evlenmiş. Öteki Padişah da, büyük kızı Yaprak’a bir top kumaş, ortanca kızı Fidan’a bir altın bilezik almış, küçük kızına gümüş tas almayı unutarak gemiye binmiş, memleketine doğru yola koyulmuş…

O gece, padişah, rüyasında, geminin büyük bir fırtınaya yakalandığını görmüş. Gemi bir sallanmış, bir sallanmış… Sonra büyük bir balık denizden başını çıkararak, padişaha seslenmiş :

Padişah!…Padişah!. Büyük kızınla ortanca kızına istediklerini aldın da, küçük kızınla ortanca kızına istediklerini aldın da, küçük kızına neden bir şey götürmüyorsun?

Padişah, balığa karşılık vermek istiyor, fakat korkudan dili tutulduğu için, ağzından bir tek kelime bile çıkmıyormuş. Balık, şöyle diyormuş :

Küçük kızına eli boş mu gideceksin? Hem o senin terbiyeli çocuğun… Götüreceğin armağan için sana önceden teşekkür eden de o değil miydi? Gemiyi çabuk geri döndür, yoksa batırırım!

Balık, sözünü bitirir bitirmez, gürültü ile suya dalmış. Koca dalgalar gemiyi sallamışlar. Balık sonra tekrar ortaya çıkarak gemiye birkaç defa kuyruk vurmuş; sulara gömülüp kaybolmuş. Padişah da, büyük bir korku içinde yatağından fırlamış.

Hemen kaptana haber yollayarak gemiyi geriye döndürmüş. Hindistan’dan güzel bir gümüş tas aldıktan sonra, tekrar yola koyulmuşlar.

Az gitmişler, uz gitmişler, dalgalarla, fırtınalarla boğuşa boğuşa, günlerce yol aldıktan sonra, karaya ulaşmışlar. Padişah, atına binmiş, askerleriyle birlikte, gece gündüz demeden dağ, tepe yorulmadan yol almış, memleketine ulaşmış.

Çocuklar, babalarını dört gözle bekliyorlarmış. Padişah, atıyla sarayın bahçesine girdiği zaman, önce küçük Dal, koşarak gelmiş, babasının elini öpmüş, ona “hoşgeldiniz” demiş. Arkadan da Yaprak’la Fidan görünmüşler. Hem koşuyorlar, hem de :

Hani benim kumaşım, hani benim bileziğim?! diye bağırıyorlarmış…

Padişah, her üç kızının armağanını da kendilerine vermiş. Büyük kız, hemen sarayın terzisine koşarak, Hint kumaşından kendisine güzel bir elbise yaptırmış, arkasına giymiş. Ortanca kız da altın bileziğini koluna takarak Dal’a göstere göstere gezmeye başlamış.

Küçük Dal, önce büyük ablası Yaprak’a :

Ablacığım, elbiseniz çok güzel olmuş, demiş, güle güle giyiniz!

Sonra da, küçük ablası Fidan’a söyle demiş :

Abla senin de bileziğin koluna pek yakıştı.

Güle, güle sağlıcakla kullan!

Ama, onlar, Dal’a :

Sen de gümüş tasını güle güle kullan! dememişler. Çünkü, kendi armağanlarından daha değersiz olduğu halde, onun gümüş tasına pek kıskanıyorlarmış.

Küçük dal, her gün tasını eline alır, sarayın koruluğundaki göl kenarına giderek orada oynarmış. Ablaları da, onun arkasından giderler, güneş altında parıldayan gümüş tasın göle düşerek kaybolmasını beklerlermiş.

Bir gün, gümüş tas, nasılsa Dal’ın elinden kurtularak suya düşmüş, derinlere inerek kaybolmuş. Dal da, tası yakalayayım derken suya yuvarlanmaz mı? Tası tutamamış, kendisini de kurtaramamış, suların içine gömülmüş.

Yaprak’la Fidan, hiçbir şey olmamış gibi saraya dönerlerken, Dal’ın suya gömüldüğü yerden küçük dalgalar meydana gelmiş. Bu dalgacıklar, kıyıya vurmaya başlamış. Birkaç küçük dalga kıyıya vurduğu sırada, oracıkta, birdenbire bir kavak ağacı meydana gelivermiş.

Dal ortadan kaybolunca Padişah da, Dal’ın annesi de son derece üzülmüşler… Yaprak’la Fidan, Dal’ın gölde boğulduğunu korkudan söyleyemiyorlarmış. O yüzden, padişah da kızının ne olduğunu bir türlü anlayamamış. İhtiyar halinde, durmadan gözyaşları döküyor, yemeden, içmeden günlerini hep üzüntü içinde geçiriyormuş.

Onlar böyle üzüledursunlar… Sarayın çobanı, bir gün korulukta otlatırken gelip göl kenarındaki o kavak ağacının altına oturmuş. Ağaçtan kestiği bir dalı kendisine güzel bir kaval yapmış, ağzına getirip öttürmeye başlamış.

Fakat, o da ne?! Bu, öteki kavallara hiç de benzemiyor… Çok güzel ötüyor, sesi pek uzaklara kadar gidiyor, hem de âdeta insan gibi konuşuyormuş…

Çoban, kavalı bir daha, bir daha üflemiş. Kaval, şöyle ses çıkarıyormuş :

Düttürü düüüüt… Ben küçük Dal’ım!.. Düttürü düüüüt. Ben küçük Dal’ım!.

Çoban :

Allah Allah, diyormuş, bu nasıl şey böyle? Elbet de dal bu… Biraz önce kavaktan kopardım ya… Dal tabii… Yaprak değil ya… Halbuki, o kavak, padişahın küçük kızı Dal’mış. Gümüş tas sihirli olduğu için, onu göle düşünce boğulmaktan kurtarmış, kıyıda kavak ağacı şekline sokuvermiş.

Çoban, bu tuhaf sesler çıkaran kavalını öttüre öttüre dolaşırken, korulukta gezinen padişaha rastlamış. Kavalın çıkardığı sesler, padişahın da dikkatini çekmiş. Çobanı yanına çağırarak kavalı elinden almış, öttürmüş.

Kaval :

Düttürü düüüt… Ben küçük Dal’ım!. Düttürü düüüt… Ben küçük Dal’ım! diye seslenince, birdenbire, kaybolan sevgili küçük kızı Dal’ın ince sesini tanımış. O anda, heyecandan ve sevincinden kaval elinden düşmüş. Düşer düşmez de iki parça olmuş, küçük kızı Dal karşısına çıkıvermiş…

Bu bir anda olanlar karşısında, padişah önce ne yapacağını şaşırmış. Sonra küçük kızına sarılmış, sevinç gözyaşları içinde onu doya doya öpmüş. Kaval parçalarını eline alan padişah, kızı ile birlikte sarayın yolunu tutmuş. Yaprak’la Fidan oralarda imişler. Babalarının yanında Dal’ın görünce, şaşkına dönmüşler. Sonra Dal’a soğuk bir şekilde sarılmışlar, onu yalancıktan öpmüşler.

Birlikte içeriye girmişler, sultan anne de kızına yeniden kavuşunca dünyalar kadar sevinmiş, onu kucaklamış.

Hep birlikte oturmuşlar. Babası ile annesinin isteği üzerine, Dal, başından geçenleri olduğu gibi anlatmış. O zaman padişah da, sultan anne de, Yaprak’la Fidan’ın kıskançlık yüzünden kardeşlerini kurtarmadıklarını anlamışlar. Padişah :

Yaptığınızı beğendiniz mi?! diyerek kavalın bir parçasını Yaprak’ın, öteki parçasını da Fidan’ın yüzüne fırlatmış.

Kaval parçaları, yüzlerine değer değmez, her iki kıskanç kız da o kadar çirkinleşmişler, o kadar çirkinleşmişler ki, yüzlerine bakılacak halleri kalmamış. Böylece kötü kalpliliklerinin cezasını almışlar, başlarını önlerine eğerek, saraydan çıkıp gitmekten başka çare bulamamışlar.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Limon Kız

Vakti zamanında çok iyilik sever bir padişah varmış… Fakirlere ramazanlarda yiyecek, bayramlarda giyecek dağıtırmış… Yılda bir gün de sarayının karşısındaki çeşmenin bir musluğundan yağ, bir musluğundan da bal akıtır, herkesin duasını alırmış…

Gene böyle çeşmenin musluklarından yağ ile bal aktığı bir gün, ihtiyar bir kadın çeşmeye gelmiş. Elindeki ağzı kırık testiye yağ doldurmuş.

O sırada, padişahın yaramaz oğlu da, sarayın penceresinden çeşmeye gelip gidenleri seyrediyormuş. İhtiyar kadın çeşmenin yanından uzaklaşırken, okunu çektiği gibi onun testisini parçalamış. Yağ yerlere dökülmüş.

Şehzade, ihtiyar kadının haline kahkahalarla gülmeye başlamış. Neye uğradığını anlayamayan kadıncağız, başını kaldırıp, şehzadeye:

Hey oğlum! diye seslenmiş, ben sana ne yaptım da testimi kırdın? Dilerim Allah’tan, Limon Kız’a âşık olasın da, onu göremeyesin!

O günden sonra şehzadeyi bir düşüncedir almış… Acaba bu Limon Kız nasıl bir şeydir, diye akşamlara kadar düşünüyor, meraktan çatlayacak hale geliyormuş.

Oğlunun bu düşünceli haline canı sıkılan padişah, bir gün onu yanına çağırarak sebebini sormuş. Şehzade de Limon Kızı merak ettiğini, izin verirse gidip onu arayacağını söylemiş.

Padişah, çaresiz razı olmuş. Şehzade, hazırlandıktan sonra bir gün padişah babası ile sultan annesine veda ederek yola düşmüş…

Az gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş… Günlerce yol almış… Nihayet bir dağ başında ihtiyar bir adama rastlamış. Selam verip ihtiyarın elini öpmüş.

Bu delikanlının kendisine saygı gösterip elini öpmesine pek memnun olan ihtiyar:

Hayır ola evlat, diye sormuş, böyle tek başına nereye gidiyorsun?

Şehzade:

Bir Limon Kız varmış, diye cevap vermiş. Onu pek merak ediyorum da, aramaya çıktım. Ama, günlerden beri yol yürüdüğüm halde hâlâ bir iz bulamadım…

İhtiyar gülerek:

Ben Limon Kız’ın bulunduğu yeri biliyorum, demiş. Sana tarif edeyim: Şuradan doğru yürü. Karşıki dağın arkasına git. orada önüne bir gül bahçesi çıkacak. Gül ağaçlarının kocaman, kocaman dikenleri vardır. “Ne güzel güller” diyerek bir gül koparıp kokla. Ellerinin kanamasına bakma! Oradan çıkıp yürü… Suyu kan gibi kırmızı akan bir dere ile karşılaşacaksın. Yanına gidip “aman ne temiz su” diyerek biraz iç… Yoluna devam et… Bir köşe başında zincirlerle ağaçlara bağlanmış bir at ile bir köpeğe rastlayacaksın. Atın önündeki eti köpeğin önüne, köpekin önündeki otu da atın önüne koy… Oradan uzaklaş… İlerde karşına iki kapı çıkacak. Bir kapalı, öteki açıktır. Kapalı kapıyı aç, açık kapıyı kapa! Açılan kapıdan geçerek yürü… Büyük bir bahçeye gireceksin. Burası devin sarayının bahçesidir. Bahçede binlerce meyve ağacı arasında bir tane de limon ağacı vardır. O ağacı arayıp bul! Üzerinde üç tane limon göreceksin. Bu üç limonu da kopar, arkana bakmadan geri dön! Geldiğin yerlerden geç… Bu limonları keserken her birinden bir kız çıkar. Senden bir şey isteyecekler: İstediklerini yaparsan ne âlâ…

Yapmazsan ölürler. Dikkatli davran… Haydi yolun açık olsun evladım!

Şehzade, ihtiyara teşekkür etmiş, elini öpmek için eğildiği zaman karşısında kimseyi bulamamış. İhtiyar birdenbire ortadan yok olmuş.

Hemen yola çıkarak yürümeye başlamış. Çok geçmeden dağın arkasına varmış. Biraz sonra gül bahçesine ulaşmış. Güllerin arasına dalmış. Elleri dikenlerden kan içinde kaldığı halde, bir gül koparıp “ne güzel güller” diye koklamış. Oradan çıkmış. Suyu kan gibi akan dere ile karşılaşmış. Kenarına gidip eğilmiş, “aman ne temiz su” diyerek biraz içmiş, kalkıp yoluna devam etmiş. Bir köşe başında zincirlerle ağaçlara bağlı at ile köpeği görmüş. Köpeğin önündeki otu, atın önüne, atın önündeki eti de köpeğin önüne koyarak oradan uzaklaşmış. Biraz sonra karşısına iki kapı çıkmış. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı da açarak içinden geçmiş ve devin meyve bahçesine girmiş.

Koca bahçede araya araya limon ağacını bulmuş. Hakikaten ağaçta üç tane limon varmış. Üç limonu da koparıp geriye dönmüş. Tam bahçenin kapısına yaklaştığı zaman, dev, bahçesinden limonların koparıldığının farkına vararak, yeri göğü inleten sesi ile bağırmış:

Tutun kapılar! Şu oğlanı tutun!

Açık kapı dile gelip deve cevap vermiş:

Ben kaç yıldır kapalı duruyordum. Kimse bana halin nedir diye sormadı. Bu delikanlı beni açtı, biraz ferahladım. Ben onu tutamam! Güle güle gitsin!

Şehzade, kapıdan geçmiş.

Dev, bu sefer at ile köpeğe seslenmiş:

At! Köpek! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın!

At ile köpek birlikte cevap vermişler:

Biz onu tutmayız. Yıllardan beri birimize zorla et, birimize de ot yediriyorsun. O bizi bundan kurtardı. Etle otun yerini değiştirdi. Allah ondan razı olsun. Biz ona fenalık yapamayız!

Şehzade, atla köpeğin önünden de geçmiş.

Bu sefer dev, dereye seslenmiş:

Kanlı dere! Kanlı dere! Şu oğlanı bırakma!

Dere, dile gelip cevap vermiş:

Ben ona fenalık yapamam. Sen her zaman “kanlı dere” diye benim suyumu içmezdim. Halbuki o, “aman ne temiz su” diyerek içti, gönlümü hoş etti. Varsın geçsin, yolu açık olsun!

Şehzade, dereden de geçerek gül bahçesine girmiş.

Dev, arkadan gene seslenmiş:

Dikenli güller! Dikenli güller! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın!

Güller de dile gelip hep bir ağızdan deve cevap vermişler: Sen tenezzül edip de bir gün olsun bizi koklamadın. Her zaman “dikenli güller” diye hakaret ettin. Halbuki bu delikanlı dikenlerimize bakmadı. Ellerinin kanamasına aldırmadı. Bizden bir tane kopararak “ne güzel güller” diye kokladı. Bizi sevindirdi. Allah da onu sevindirsin. İşi rastgitsin!

Şehzade, gül bahçesinden de çıkıp yola koyulmuş.

Dev, çaresiz kalınca, bahçesinden çıkarak oğlanın arkasından koşmaya başlamış. Kapılardan, sonra da atla köpeğin önünden geçmiş, dereye gelmiş. Fakat, dere ona yol vermemiş. Sularını kabartmış, kabartmış… Her tarafı kaplamış, devi boğmuş.

Şehzade, herşeyden habersiz olarak yol alırken, limonlardan birini kesmeyi düşünmüş. Yol kenarına oturarak bıçağı ile limonun birini kesmiş. Limon iki parça olur olmaz, içinden son derece güzel bir kız çıkmış. Şehzadeye:

Su! Su! diye seslenmiş.

Şehzade, kızın su istediğini anlamış. Etrafına bakınmaya başlamış. Aksi gibi oralarda ne bir dere, ne de bir çeşme görememiş. Zavallı kız da:

Su! Su! diye diye ölmüş.

Şehzade bu hale fena halde üzülmüş. Ama ne çare? Yerinden kalkmış. Kederli kederli yol almaya başlamış. Biraz yorulmuş. Bir ağaç altına oturarak dinlenmeye koyulmuş. Bu sırada ikinci limonu da kesmiş.

Bu limondan da göz kamaştıracak kadar güzel bir kız çıkmaz mı? O da, evvelki gibi:

Su! Su! demeye başlamış.

Fena halde telaşlanan şehzade, sağına soluna bakınarak su aramış. Fakat Allah’ın dağında ne bir pınar, ne de bir dere yokmuş. Çaresizlik içinde bu kızın da:

Su! Su! diye diye inleyerek öldüğünü görmüş.

O kadar üzülmüş ki, neden bu ikinci limonu bir su kenarında kesmedim diye kendi kendine kızmış.

Kederli kederli yerinden kalkmış. Düşünceli düşünceli yola koyulmuş. Ne olursa olsun üçüncü limonu bir su kenarında kesmeye karar vermiş.

Böylece epey zaman yol almış, nihayet bir şehre yaklaşmış. Şehre girmeden yol kenarında ağaçlıklı bir bahçe görmüş. Bahçenin ortasında kocaman bir havuz varmış. Etrafta da kimsecikler yokmuş.

Gidip havuzun kenarına oturmuş. Elleri titreye titreye üçüncü limonu çıkarıp kesmiş.

Bu sefer, içinden, evvelkilerden daha güzel, ayın ondördü gibi bir kız çıkmış. Başlamış:

Su! Su! demeye…

Şehzade hemen onu tutup havuzun içine atmış.

Bol suya kavuşan Limon Kız, kana kana içmiş, doya doya yıkanmış. Şen kahkahalar atmaya başlamış.

Limon Kız’ı ölmekten kurtardığı için şehzadenin sevincine son yokmuş… Neşe içinde Limon Kız’ı seyrediyormuş.

Limon Kız havuzda yıkanırken, şehzade:

Sultanım, demiş, sizi bu halde sarayımıza götüremem. Burada bekleyin. Ben gidip size güzel bir elbise getireyim. Askerlerimi de alayım. Saraya öyle döneriz.

Limon Kız:

Peki şehzadem, demiş, ben sizi şurada ağacın üzerine çıkarak beklerim. Yalnız, saraya gittiğiniz zaman annenizle babanıza, alnınızdan öptürmeyin. Sonra beni unutursunuz.

Şehzade “peki” demiş. Sonra parmağındaki yeşil taşlı yüzüğü çıkararak:

Limon Kız, diye seslenmiş, al bu yüzüğü de, parmağına tak! Birbirimizi kaybedersek, bununla kolay buluruz…

Yüzüğü havuza doğru fırlatmış. Limon Kız yakalayarak parmağına takmış. Şehzade de oradan uzaklaşıp gitmiş.

Saraya varır varmaz, oğullarına yeniden kavuşan padişah ile sultan, onu kucaklamışlar, önce alnından, sonra da yanaklarından öpmüşler.

O andan itibaren de, şehzade Limon Kız’ı unutmuş.

Şehzade unutadursun, biz gelelim Limon Kız’a:

Şehzade uzaklaştıktan sonra, Limon Kız sudan çıkmış. Havuzun kenarında yüksek bir çınar ağacı varmış. Ona yaklaşarak:

Eğil çınar ağacı! Diye seslenmiş.

Çınar ağacı yavaş yavaş eğilmiş. Limon Kız dallarından birine oturduktan sonra, ağaç düzelmiş.

Limon Kız, ağaçta yapraklar arasına gizlenmiş. Bir taraftan da başını uzatarak havuzun durgun suyunu seyrediyormuş.

O sırada, şehirdeki evlerden birinin arap hizmetçisi havuza su almaya gelmiş. Elindeki testiyi havuza daldıracağı sırada, birdenbire durmuş. Havuzun suyunda Limon Kız’ın güzel hayali varmış. Arap kız bunu kendi hayali zannederek hayran hayran seyre dalmış. Sonra, kendi kendine:

Ben bu kadar güzelim de, demiş, bana ne diye hizmetçilik yaptırıyorlar?

Testiyi doldurup havuz başından uzaklaşmış. Eve geldiği zaman, hanımına:

Havuzdan testiyi doldururken suda kendimi gördüm, demiş. Ben çok güzel bir kızmışım. Ne diye bana hizmetçilik yaptırıyorsunuz? Bundan sonra ben su getirmeye falan gitmem!

Hanım gülmüş:

Hay aptal kız hay, demiş, bir kere başını kaldırıp da ağaca baksaydın, o zaman kimin güzel olduğunu anlardın!

Arap kız, bu söz üzerine, evden çıkarak doğruca havuzun kenarına gitmiş. Hayali gördüğü yerde başını kaldırarak ağaca bakmış. Dallar arasında ayın ondördü kadar güzel bir kız görünce, hanımına hak vermiş. Hemen Limon Kız’a seslenmiş:

Güzel kız! Cici kız! Ne olur, beni de yukarı alsana!

Şehzadenin dönmesi geciktiği için Limon Kız’ın canı sıkılıyormuş. Biraz konuşup vakit geçirmek için arap kızı yukarıya almaya razı olmuş. Derhal:

Eğil çınar ağacı, eğil! diye seslenmiş. Arap kız, ne oluyor diye şaşkın şaşkın bakarken, çınar ağacı yere doğru eğilmeye başlamış. Limon Kız’ın oturduğu dal toprağa iyice yaklaşınca, arap kız, yanına oturmuş. Çınar ağacı düzelmiş.

Öteden beriden konuşmaya başlamışlar. Sonra da, vakit geçsin diye, Limon Kız ona başından geçenleri anlatmış.

Arap kız, onun hayatını öğrendikten sonra:

Mademki sen bir peri kızısın, demiş, elbet bir tılsımın vardır. Bana söylemez misin?

Aklına hiçbir fenalık getirmeyen Limon Kız:

Benim tılsımım başımdaki küçücük altın taraktır, diye cevap vermiş. Eğer bu küçük altın tarak, yerine konmazsa, ben kuş olup uçarım…

Sonra gene konuşmaya dalmışlar. Bir aralık arap kız:

Sultanım, demiş, saçlarınız pek dağınık. Başınızı eğinde biraz tarayayım…

Limon Kız başını eğmiş. Arap kızı da küçük altın tarakla onun saçlarını taramaya başlamış. Tarama işi bittikten sonra, tarağı çıkardığı yere değil, saçlarının başka bir tarafına takmış. Limon Kız da beyaz bir güvercin olup uçmuş…

Limon Kız kuş olup uçtuktan sonra, arap kız sevincinden geniş bir nefes almış. Sonra üzerindeki elbiseleri çıkarıp Limon Kız gibi ağacın yaprakları arasına gizlenmiş. Şehzadeyi beklemeye başlamış.

İşte bu sıralarda, şehzade, Limon Kız’ı hatırlamış. Hemen askerlerini toplamış. Bir kat ipekli sultan elbisesini de yanına alarak yola çıkmış. Atını önden sürerek havuzun olduğu yere varmış. Başını kaldırıp ağaçta arap kızı görünce, şaşırmış:

Kız sana ne oldu böyle? diye sormuş.

Arap kız, üzüntülü görünerek:

Ne olacak şehzadem, demiş, beni unuttunuz. Burada otura otura güneş vurdu kararttı, rüzgâr esti sararttı. Ağlamaktan gözlerim bozuldu.

Şehzade bu sözlere inanmış. Arap kız güzelce giyindikten sonra şehzadenin yardımı ile aşağıya inmiş.

Hep beraber saraya dönmüşler.

Padişahla sultan anne arap kızı görünce şaşırmışlar. Şehzade’nin dediği gibi bu kızın hiç de güzel tarafı yokmuş. Çaresiz kalarak oğullarının hatırı için ses çıkarmamışlar.

Kırk gün, kırk gece düğün yaparak bunları evlendirmişler.

Düğünden sonra sarayın bahçesine beyaz bir güvercin dadanmış. Hergün bir ağaca konar, bahçıvana:

Bahçıvan başı! Bahçıvan başı! diye seslenirmiş. Şehzade uyuyorsa, uyusun, uyansın, uykuları yağ bal olsun! Arap kızı uyuyorsa, uyusun, uyansın, uykuları zehir olsun. Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun!

Sonra uçup gidermiş. Böylece her gün konduğu ağaçların dalları kuruyormuş.

Bir gün sarayın bahçesine inen şehzade, bazı ağaçların dallarını kurumuş görünce, bahçıvana:

Neden bu ağaçlara iyi bakmıyorsun? diye çıkışmış.

Bahçıvan da, dalların neden kuruduğunu anlatmak zorunda kalmış.

Bunun üzerine şehzade:

O halde bütün dallara zift sür, güvercini yakala! demiş.

Bahçıvan, şehzadenin dediklerini hemen yapmış.

Ertesi gün güvercin gelip dallardan birine konarak:

Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun! demiş. Fakat, uçarken ayakları zifte yapıştığı için dalda kalakalmış.

Şehzadeye hemen haber vermişler. Güvercini alıp bir kafese koymuşlar.

Şehzade, güvercini çok sevmiş. Kafesi alıp kendi odasına götürerek bir köşeye asmış.

Güvercin, şehzade odada iken, bir şeyler cıvıldar, âdeta bir insan gibi konuşur, o odadan çıkınca, susarmış.

Arap kız, güvercini görünce tanıdığı için, onu yok etmeyi düşünüyormuş. Bir gün yalandan hastalanarak:

Benim canım beyaz güvercin eti istiyor, demiş, yoksa ölürüm…

Şehzade, çarşıdan bir beyaz güvercin aldırmaya kalkmış. Arap kız:

İlle bu güvercin olacak! Başkasını istemem! diye tutturmuş. Şehzade, ne yaptı, ne ettiyse, arap kızı razı edememiş. Kafesteki beyaz güvercini kestirmiş.

Sarayın bahçesinde güvercini kestikleri yer kıpkırmızı kan olmuş. Kanların olduğu yerde o anda kocaman bir selvi ağacı meydana gelmiş.

Arap kız, selvi ağacını görünce, dayanamamış, bu sefer de:

Bu selvi ağacından bana bir taht yaptırın! diye tutturmuş. Başka bir selvi ağacı bulup keselim demişlerse de, anlatamamışlar. Çaresiz selviyi kesmişler. Arap kıza güzel bir taht yapmışlar.

Artan tahta parçalarını fakir bir kadına vermişler. O da ocakta yakmak için dua ederek alıp evine götürmüş, bir kenara koymuş. Öteberi almak için çarşıya çıktığı bir sırada, tahta parçaları kımıldamaya başlamış. Çok geçmeden tahtaların arasından Limon Kız ortaya çıkmaz mı? Hemen kollarını sıvayarak evi baştan aşağıya temizlemiş, gül gibi yapmış. Sonra mutfağa giderek yemekler pişirmiş, bulaşıkları yıkayıp kurulamış, kapları yerine kaldırmış. Yemek sofrasını kurmuş. Her iş bittikten sonra da, bir dolaba girip saklanmış.

O sırada fakir kadın eve gelmiş. İçeri girer girmez şaşırmış.

Acaba bunları kim yaptı diye evi aramaya başlamış. Kimseyi göremeyince:

İn misin, cin misin? diye seslenmiş. Limon Kız, saklandığı yerden çıkarak:

Ne inim, ne de cin, demiş. Bir peri kızıyım. Ama artık senin gibi bir insan oldum…

Sonra gidip kadının elini öpmüş. Başından geçenleri ona anlatarak, evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Yalnızlıktan zaten canı çok sıkılan fakir kadın, onu hemen evlatlığa kabul etmiş.

O günden sonra, güzel güzel geçinmeye başlamışlar. Günlerden bir gün, şehzade hastalanmış. Hekimler bol bol çorba içmesini söylemişler. Her gün bir evden çorba gönderiliyor, şehzade beğenirse hepsini içiyor, beğenmezse bir kaşık alıp bırakıyormuş.

Limon Kız bunu haber alır almaz güzel bir çorba pişirmiş. Şehzadenin havuz başında kendisine verdiği yeşil taşlı yüzüğü çorbanın içine atmış. Fakir kadına:

Anneciğim, demiş, şehzademiz için ben de bir çorba yaptım. Ne olur saraya götürür müsün?

Kadıncağız:

Hay hay yavrum! diyerek çorba tasını almış, saraya gitmiş. Askerler, üstü başı eski olan bu kadını saraya sokmak istememişler. Şehzade, kadını pencereden gördüğü için askerlere bırakmalarını emretmiş.

Kadın yukarıya çıkarak çorbayı şehzadeye vermiş. Odadan çıkarken, şehzade çorbadan bir kaşık içmiş, beğenmiş. Arkasından ikinci kaşığı almış. Ağzına katı bir şey gelmiş. Bir de çıkarıp bakmış ki, Limon Kız’a verdiği yeşil taşlı yüzük değil mi?

O zaman anlamış ki, Limon Kız diyerek evlendiği arap kız, başka biri. Arkasından adam koşturup fakir kadını çağırtmış. Odaya gelince:

Teyze, demiş, senin kızın var mı?

Kadıncağız:

Var oğlum, diye cevap vermiş, hem de bir peri kızı. Ama şimdi o da bizim gibi bir insan sayılır…

Kadının bu sözleri şehzadeyi o kadar sevindirmiş ki, birdenbire hastalığı falan geçmiş. Kadını yanına oturtarak, ne biliyorsa anlatmasını rica etmiş.

Fakir kadın da Limon Kız’ın anlattıklarını şehzadeye bir bir söylemiş.

Şehzade işin doğrusunu öğrenince, ellerini çırpmış. Odaya giren arap uşağa:

Çabuk bizim kadını çağırın! diye emir vermiş.

Biraz sonra arap kız odaya girmiş. Korkudan tirtir titriyormuş.

Şehzade:

Seni yalancı, hain kadın seni! diye bağırmış. Söyle bakalım, kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?

Arap kız:

Kırk satırı ne yapayım, diye cevap vermiş, kırk katır isterim ki, memleketime döneyim!

Arap kızı hemen kırk katırın kuyruğuna bağlayıp dağlara salmışlar.

Sarayda yeniden düğün hazırlıkları yapılmış. Şehzade ile Limon Kız’ı kırk gün, kırk gece süren görülmemiş şenliklerle evlendirmişler.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Sihirli Tavşan

Masal masal matitas… Kalaylandı bakır tas… çukura düştü çıkamaz… Pır pır eder uçamaz.

Var varanın, sür sürenin… Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı…

Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış.

Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok… yok… Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış… Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi :

Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar.

Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş.

O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler.

Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu :

Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum…

Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış.

Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok… Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş.

Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş…

Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar… kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş.

Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış.

Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar.

Büyük şehzade :

Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım.

Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş.

Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş :

Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun?

Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış :

Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek… Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin?

Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra :

Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir… Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle!

Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş.

Git gitmez misin… Git gitmez misin… Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece… Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis… Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş…

Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler.

Ortanca şehzade :

Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim.

Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek :

Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş… Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş…

Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş.

Bu sefer de küçük oğlan :

İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim.

Padişah :

Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız?

Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek :

Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim…

Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş.

Küçük şehzade, sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş.

Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş.

Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş.

Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş.

Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki… Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş.

Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş.

Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş.

Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş.

Birisi :

Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış.

Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek :

Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma!

Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş :

Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam.

Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş… Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı :

Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur.

Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar.

Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra :

Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş.

Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş.

Az gitmişler… Uz gitmişler… Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun!

Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş.

Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış.

Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış.

Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar.

Kızlar Padişahı :

Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın incisi olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür.

Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına :

Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş.

Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış :

Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider…

Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş.

Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek :

Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük…

Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş.

Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak :

İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir…

Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş… Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş… Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş…

Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp:

Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim…

Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş.

O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş.

Tavşan, şehzadeye:

Bin atın sırtına! demiş.

Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş.

Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş.

Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış.

Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar.

Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra:

Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız…

Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki:

Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz!

Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler.

Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş:

Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür!

Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş:

Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki?

Sihirli Tavşan:

İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun!

Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş.

Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar.

Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler.

Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri:

Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım!

Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmediği için, ağabeysinin sözüne itiraz etmemiş. Bellerinden kuşaklarını çıkartıp birbirine ekleyerek küçük şehzadeyi kuyuya sallandırmışlar. Eline de bir tas vermişler.

Şehzade kuyuya indikten sonra yukarıya tas tas su göndermiş. Yukarıdakilerin hepsi bol bol su içmişler. Fakat ağabeyleri onu tekrar yukarıya çekmemişler. Kuşağı olduğu gibi kuyunun içine bırakmışlar.

Kuşak elimizden kaçtı, demişler. Gidip ip getirelim de seni kuyudan çıkaralım!

Ağabeylerinin kendisine fenalık yapacağını hatırına getirmeyen küçük şehzade, onların bu sözlerine inanmış. O, kuyunun içinde bekleye dursun, biz gelelim ötekilere: Bunlar altın atı, altın kızı, altın kuşu alarak saraya gelmişler. Padişah, sultan, bütün saray halkı bunların dönüşüne sevinmişler. Fakat geldikleri günden beri, altın kız konuşmuyor, altın kuş ötmüyor, altın at da kişnemiyormuş. Padişah ne yaptı, ne ettiyse bunlara bir çare bulamamış. En küçük şehzadenin dönmemesine de üzülüp duruyorlarmış.

Biz bırakalım onları kendi hallerine. Gelelim küçük şehzadeye: Küçük şehzade, günlerce kuyunun içinde kalmış. Açlıktan nerede ise ölecekmiş. Arada bir su içerek kendine geliyor, sonra baygınlıklar geçiriyormuş. Sihirli Tavşan burada da onun imdadına yetişmiş. Gelip kuyunun başına, kuyruğunu aşağıya uzatmış. Küçük şehzade kuyruğa tutunarak yukarıya çıkmış. Tavşan, söz dinlemediği için küçük şehzadeye bu sefer de uzun kulaklarıyla bir temiz dayak atmış :

Haydi git artık yoluna, demiş bundan sonra söz dinlemeye çalış. Çünkü ben artık bir daha yardıma gelemeyeceğim…

Küçük şehzade, eline geçirdiği yabani meyvelerle karnını doyura doyura, perişan bir halde memlekete gelmiş. Sarayın içinde ne olup ne bittiğini anlamak için kendisini tanıtmamış. Aşçının yanına çırak olarak girmiş.

Küçük şehzadenin saraya ayak bastığını hisseder etmez, altın at kişnemeye, altın kuş ötmeye, altın kız da konuşmaya başlamaz mı? Uşaklar koşup durumu padişaha bildirmişler. Padişah :

Bugün sarayıma kim geldi? diye sormuş. Aşçının bir çırak aldığını söylemişler. O çırağı çabuk getirmelerini emretmiş.

Küçük şehzade babasının karşısına çıkar çıkmaz hemen ellerine sarılmış. Padişah da onu tanımış, sarmaş dolaş olmuşlar. Küçük şehzade başından geçenleri babasına anlatmış.

Padişah, küçük kardeşlerini kıskanıp ona fenalık yaptıkları için en büyük oğlu ile ortanca oğlunu saraydan çıkarmış, ağır görevlerle memleketin en uzak köşelerine yollamış. Bunlar ömürlerinin sonuna kadar orada kalacaklarmış.

Padişah, küçük oğlunu cesaretinden, yılmazlığından, başardığı işlerden ötürü kutlamış. Kır gün, kırk gece düğün yaparak altın kızla onu evlendirmiş.

Bir yıl sonra şehzadenin topuz gibi bir oğlu dünyaya gelmiş. Oğlan bir yaşını geçip sarayın bahçesinde oynamaya başlamış. Bir gün yine bahçede oynarken bir tavşan gelip bu küçük oğlanı kovalamış. Tavşan ertesi gün de gelip oğlanı kovalayınca, iki gündür tavşanı gören uşaklar şehzadeyi bundan haberdar etmişler. şehzade ertesi gün bahçenin bir köşesine saklanmış, eline oku alıp beklemeye başlamış.

Hayvan her zaman ki gibi gelip küçük oğlanın peşine düşünce, babası nişan alıp okunu atmış. Ok tavşana değer değmez, tavşan bir anda yok olmuş. Fakat onun yerinde bir genç kız ortaya çıkmamış mı? Küçük şehzade “bu da ne?” gibi şaşkın şaşkın bakarken, genç kız :

Beni tanımadın mı ağabey, demiş. Küçük kardeşini bu kadar çabuk mu unuttun? Genç kız, sözlerini tamamlamadan küçük şehzadeye doğru yürürken, şehzadenin de aklı başına gelmiş, küçük yaşta iken ortadan kaybolan kardeşini hatırlamış, o da ona doğru koşmuş. İki kardeş birbirlerine sarılmışlar. Sonra el ele verip saraya koşmuşlar.

Hiç ummadıkları bir zamanda, yıllarca önce kaybolan kızlarına tekrar kavuştukları için padişah da, sultan da son derece sevinmişler. Kız, başından geçenleri şöyle anlatmış:

Bahçede oynarken önüme bir tavşan çıktı. Gülerek beni çağırdı. O gitti, ben gittim, o gitti, ben gittim. Bir mağaraya girdi. Ben de arkasından girdim. Bana bir toprak tası işaret ederek içindeki şeyden içmemi istedi. Ben de içtim. İçer içmez sihirli bir tavşan oldum. Hem tavşanların dilinden anlayarak onlarla düşüp kalkıyor, hem de insanlarla konuşuyordum. Ağabeylerimin önüne çıkıp yol gösteren, küçük ağabeyimi felaketlerden kurtaran tavşan, bendim, anladınız mı şimdi?

O yıldan sonra, sarayın bahçesindeki elma ağacının değerli elmasını hiçbir kuş almamış.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Tuz

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.

Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.

Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :

Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?

Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :

Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.

Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :

Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :

Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.

Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:

Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?

Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:

Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.

Küçük şehzadenin bu beklenmedik cevabı karşısında, ağabeyleri, kendilerini tutamayıp gülmüşler. Padişahın da suratı birden asılmış. Kaşlarını çatarak:

Ne dedin, ne dedin?! diye bağırmış. Beni tuz kadar seviyorsun ha? Seni utanmaz, hain evlat seni. Dünyada tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?!

Sonra, hiddetle, yanındaki küçük bir sedef sandıktan iki kese altın çıkarmış. Birini büyük oğluna, ötekini de ortanca oğluna atmış. Onlara, eliyle dışarı çıkmalarını işaret etmiş. Her iki oğlu da âdeta yerleri öpüp geri geri giderlerken, padişah ellerini çırpmış. İçeri bir arap girince:

Çabuk bana cellatları çağırın! Diye bağırmış.

Arap uşak hemen dışarıya çıkmış. Kısa bir zaman sonra, iri boylu, yarı çıplak bir halde, korkunç iki arap cellatla içeri girmiş.

Padişah, küçük oğlunu göstererek:

Çabuk bunu alın! Kafasını uçurun! Diye bağırmış. Eğer emrimi yerine getirmezseniz, ikinizi de parça parça doğratırım…

Herkes gibi sarayda küçük şehzadeyi cellatlar da pek çok severlermiş. Padişahın bu emri üzerine, onu tutup sürükleyerek dışarıya çıkarmışlar. Hemen iki at hazırlatmışlar. Birisi küçük şehzadeyi yanına almış. Atları dağlara doğru sürüp gitmişler.

Saraydan oldukça uzak bir yerde, bir dağ başında durmuşlar.

Küçük şehzade pek üzüntülü imiş. Dokunsalar nerede ise ağlayacakmış. Cellatlar onun bu haline acımışlar. Bir tanesi:

Şehzadem, demiş, biz sana kıyamayacağız. Ama, padişahımızın emrini sen de kulaklarınla duydun. Bari gömleğini çıkarıp bize ver de, bir tavşan yakalayıp onun kanına bulayalım… “İşte şehzadeyi kestik” diye kanlı gömleği götürüp babanıza verelim. Sen de buralardan uzaklaş, bir daha memlekete dönme!

Şehzade, cellatların bu teklifine sevinmiş. Hemen soyunup gömleğini onlara vermiş. Hayatını bağışladıkları için her ikisine de teşekkür etmiş. Atın birini de onlardan alarak uzaklaşmış, gözden kaybolmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş… Nihayet bir memlekete varmış. O kadar yorgunmuş ki, neredeyse, attan inerek yere uzanıp uyuyacakmış.

Şehre girerken, yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Ona, şehzade olduğunu bildirmemiş, dünyada kimsesi bulanmadığını, bu memleketin de yabancısı olduğunu söyleyerek kendisini evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Zaten ihtiyar kadının da hiç kimsesi yokmuş. Zahmet çekmeden yetişmiş bir çocuk sahibi oldum diye sevinerek şehzadeyi evlatlığa kabul etmiş.

İhtiyar kadın, şehzadenin önüne yiyecek koymuş. Karnını doyuran şehzade, gidip çeşmede elini, yüzünü, ayaklarını güzelce yıkamış. Sonra atının da karnını doyurmuş. Bu işler bitince, kadının yaptığı yatağa kendini atarak derin bir uykuya dalmış.

Ertesi sabah uyandığı zaman, şehzade, pencereden halkın akın halinde bir tarafa doğru gittiğini görmüş, ihtiyar kadına:

Anacığım demiş, herkes böyle nereye gidiyor? Bayram filan mı var?

İhtiyar kadın:

Bayram değil ama oğlum, demiş, ondan daha önemli bir şey var. Bugün talih kuşunu uçuracaklar, padişahımızı seçecekler…

Bu sefer şehzade:

Ne olur anacığım, demiş, beni de götür. Hiç olmazsa seyrederiz.

İhtiyar kadın evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek sokağa çıkmışlar. Halkla beraber büyük meydana gitmişler.

Herkes toplandıktan sonra, talih kuşunu uçurmuşlar. Talih kuşu, kalabalığın üzerinde dolaşmaya başlamış. Kimisi, “acaba bana mı konacak?” diye heyecan geçiriyor, kimisi de, “benim başıma konsun” diye ayaklarının ucuna basarak boyunu yükseltiyormuş.

Ne ise, kuş, döne dolaşa gelip bizim küçük şehzadenin başına konmamış mı?

Buna hiç kimse razı olmamış. Her kafadan bir laf çıkıyor, kimisi de:

O yabancı, padişah olamaz! diye bağırıyormuş. Çaresiz seçimi bozmuşlar. Ertesi sabah tekrar toplanmaya karar vermişler.

Ertesi gün herkes gene meydanda toplanmış. Bu sefer de bir yanlışlık olur da, halkı kızdırırım diye, küçük şehzade, gidip yol kenarındaki mezarlıkta, bir taşın yanında oturmuş.

Talih kuşunu uçurmuşlar. Halk heyecandan kırılıyormuş. Ama kimsede de ses seda yokmuş. Gözler hep havada kuşun uçuşunu dikkatle takip ediyormuş.

Talih kuşu, döne dolaşa gidip bu sefer de mezarlık kenarında oturan şehzadenin başına konmamış mı?

Halk gene kıyameti koparmış. Bir taraftan da:

Olmadı, olmadı, Türk’ün şartı üçtür; diye bağıranlar olmuş. Çaresiz bu seçimi de bozmuşlar. Yeniden toplanmaya karar vermişler.

Ertesi sabah, halk meydanda çok erkenden toplanmış. Şehzade ile ihtiyar kadın evlerinden henüz çıkmış, meydana doğru gelirlerken, talih kuşu uçurulmuş.

Kuş gene kalabalığın üzerinde birkaç defa dönmüş. Sonra oradan hızla uzaklaşarak, gidip meydana doğru yeni gelmekte olan şehzadenin başına üçüncü defa konmuş. Bu sefer hiç kimse itiraz edememiş. Bizim küçük şehzade de padişah olarak o memleketin idaresini eline almış. Akıllı çocuk olduğu için, kısa zamanda halka kendini sevdirmiş. Birçok işler yapmış. Memleketi gül gibi idare etmeye başlamış.

Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kendisini bildirmeden, babasına bir mektup göndererek, memleketine dâvet etmiş. Babası, komşu bir memleket padişahından gelen dâveti kabul etmiş. Gezip eğlenmeye bayıldığı için, bir tabur askerle birlikte hemen gelmiş.

Genç padişah, çok güzel yemekler hazırlatmış. Fakat hiç birine tuz koydurmamış.

Genç padişah bıyık ve sakal bıraktığı için, ilk karşılaştıkları zaman babasının tanımadığını hissedince, pek sevinmiş.

Ne ise, akşam yemeğini yemişler. Misafir padişah yemekleri çok beğenmiş ama, tuzsuz oluşuna hayret etmiş. İçine baygınlıklar geldiği halde, hiçbir şey söylememiş.

Ertesi gün, askerlerini dolaşmış. Hatırlarını sormuş. Onlar da yemeklerin tuzsuz oluşundan şikâyet etmişler.

O gün öğle yemeğini yerlerken, misafir padişah:

Kuzum, sizin memlekette tuz bulunmaz mı? diye sormuş. Genç padişah, gülerek:

Vardır padişahım, diye cevap vermiş. Hem o kadar çoktur ki, bütün dünyaya tuz buradan gider.

Bu cevaba büsbütün şaşıran padişah:

İyi ama, demiş, bütün yemekleriniz tuzsuz. Sebebi nedir?

Genç padişah bu sefer:

Sizin tuzu hiç sevmediğinizi, yemeklerinize koydurmadığınızı söylediler de, demiş, onun için koydurmadım.

Padişah, derhal atılmış:

Katiyen efendim, demiş, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.

O zaman, genç padişah, gülerek:

Ama, demiş, küçük oğlunuz size: “Ben seni tuz kadar severim” dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?

Bu söz üzerine, padişah, kendine gelmiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca, oğlunu tanımış. Arkasından da gözlerinden iki damla yaş yuvarlanmaya başlamış.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Siyah İnci

Denizin kıyısındaki küçücük bir kumsalın çevresini saran tepeler, kumsalın iki yanından denize doğru yengeç kolları gibi uzanmıştı. Kumsal, kollarını açmış, denizi kucaklamak istiyordu… Denize uzanan kayalara dalgalar çarpıyor, köpürerek beyazlaşıp üstlerini örtüyordu. Dalgalar çekilince, kayaların koyu renkli ıslak çıplaklığı görünüyordu…

Küçücük kumsal, koyun içindeki denizle kucaklaşmış sessizce güneşlenirken, çevredeki tepelere doğru bakınca, kumsalın yeşil otlar arasında kaybolduğu, ileride yeşil örtünün, yer yer ağaçlarla gölgelendiği görülüyordu. Burası insan eli değmemiş, doğanın en güzel köşelerinden birisiydi…

İşte masalımız bu güzel doğa parçasında, dalgaların dövdüğü kayaların hemen dibinde geçer…

* * * * * * *

Denizdeki dalgalar, öfkelerini dindirmek için kayalara çarparken, buralara küçük yaşam tohumlarını taşımışlar. Bazıları çekilen dalgaların gücüyle yeniden denize dönmüş. Bazıları kaygan yüzlü kayalara tutunmayı başarıp, minik yaşamlarını başlatmışlar. Bu minik yaşam, bir süre sonra yeşilli kahverengili yosunlara dönüşmüş. Bundan sonra kayalara çarpan dalgalar, yosunları da okşamışlar. Yosun tutan kayaların dibinde başlayan yaşam, yiyecek bulmak için buraya gelen diğer canlılarla süslenmiş. Kayaların arasında gürültüyle kırılan ve köpüren dalgaların dibinde, yaşamın sessiz canlılığı sürüyormuş…

Dalgalarla sürüklenerek kayalara değin gelen küçük bir midye, tam kayalara çarpmak üzereyken yosunlara tutunup, parçalanmaktan kurtulmuş. Yosunların arasından yuvarlanarak denizin dibine değin inmiş. Burada yaşamını sürdürebileceği kuytu bir köşeye yerleşmiş. Sırtını dayadığı kayalardan destek alıp, yosunların arasındaki besinleri yiyerek yaşamını sürdürmeye başlamış. Güvenlik içinde büyüyüp gelişen midye, çevresine yayılan yavrularıyla mutlu bir yaşamın sürüyormuş. Bazen balıklar, yosunların arasından süzülüp, midyelerin yanına gelirmişler.

Midyeler, suyun içinde süzülen, kıpır kıpır dolanan balıklara ağızları açık baka kalırmış. Çünkü midyelerin kayalara yapışmış, yosunlara sarılmış yaşamı, balıkların özgür yaşamına hiç banzemezmiş. Midye, kendi çevresine bağımlı yaşamını düşünüp, balıklara benzemediğine çok üzülürmüş. Böyle durumlarda hüzünlü göz yaşları kabuğunun içine yayılırmış. Deniz suyuna karışan gözyaşları kabuğun içinde ince bir sedef katmanı oluştururmuş.

Midye ağzını açınca, beyaz sedef katman suyun içinde parıldayarak, balıkların dikkatini çekermiş. Balıklar ışıl ışıl parıldayan sedefe doğru yüzermiş. Midye, gözyaşlarından oluşan sedefin, balıkların ilgisini çektiğini bilemez, onların kendi iç güzelliğine tutkun olduklarını anlayamazmış. Onun istediği; balıklar gibi gezip çevresini ve evreni öğrenmekmiş… Kayalara yapışık yaşam, onun hoşuna gitmiyormuş. Bazı geceler, karanlık sularda, kimselere belli etmeden sessizce ağlarmış…

Günlerden bir gün, hırçın dalgalar, kumsaldan kaldırdıkları küçücük çakıl taşlarını kayalara savurmuşlar. Kayalara çarpınca çıtırdayarak akan, yuvarlanan küçük çakıl taşları, denizin dibine düşmeye başlamışlar. Midye o güne değin dalgaların bunca hırçın olabileceklerini bilmiyormuş. Bazı yosunlar bile kayalardan kopup, dalgalarla uzaklara sürüklenmişler. Bir ara ağzı açık fırtınaya izleyen midye, dalgalarla yuvarlanan küçücük bir çakıl taşının ağzından içeriye girmesine engel olamamış. Midye ağzını kapatmaya çalışmış ama çok geç kalmış. Taş çoktan göğsünün üzerindeymiş. Midye, ağzını kapayınca oraya yapışmış. Midye neye uğradığını anlayamamış. Acıyla kıvranmış. O taştan kurtulmak istemiş, ağzını açmış, kaslarını germiş, ama tüm çabaları boşunaymış. Taşın artan ağırlığını hissettikçe, ondan kurulamadığını anlıyormuş.

Tutsaklar gibi sürdürdüğü yaşama bir de göğsünün tam ortasına yerleşen kara bir taşın ağırlığı eklenince, midyenin gözü kararmış, yaşam çekilmez olmuş. Olanak buldukça ağzını açıp göğsüne yapışan kara taştan kurtulmak istemiş. Dalgalardan, çevresinde dolanan balıklardan, yosunların arasında gezinen diğer kabuklu deniz hayvanlarından yardım beklemiş. Umutları hep boşa çıkmış. Beklediği yardım hiç gelmemiş…

Karamsarlık midyenin tüm benliğini kaplamış. Karanlıkta akıttığı göz yaşları, deniz suyuyla sertleşirken salt kabuğuna bulaşmıyor, taşın çevresini de sarıyormuş. Küçük çakıl taşı çevresini saran kara sıvının katılaşmasıyla büyümeye başlamış. Midye iyice huzursuz olmuş. Taştan kurtulamamaktan daha kötüsü: Taşın büyümesiymiş. Midye: “Taş beyaz olsaydı neyse. Bedenimle sarar başkalarından saklardım. Ama, bu utanç karasını bembeyaz kabuğun içinde gizlemem olanaksız” diye dertleniyormuş.

Taş büyüdükçe “Herkes görecek” korkusuyla ağzını açmamaya çalışıyormuş. Çünkü, göğsünde büyüyen kapkara bir taşla yaşamak onu çok utandırıyormuş. Çevresinde yüzen balıkları görünce ağzını sımsıkı kapıyormuş. Çevresine bakınıp, yüzen canlı olmadığını anlayınca, ancak o zaman ağzını korkuyla aralıyormuş. Eskisi gibi kayalara tutunup ağzını denizin akıntısına açmak, kabuğun içindeki sedefin yansıyan parıltısını kullanarak balıkların dikkatini çekmeye çalışmak onun için artık bir düşmüş. Midye tüm neşesini yitirip kedere gömülmüş…

Bir gün, ağzını hafifçe aralamış denizin akıntısını solurken, yanına yaklaşıp aralıktan içeriye bakmaya çalışan balığı görünce, çok utanıp hemen ağzını kapatmış. Balık midyenin çevresinde kıvrılarak dolanıp yine karşısına dikilmiş. Yüzgeçlerini açıp kapayarak:

- Niye kapattın ağzını?

- Sen niye öyle dikkatle bana bakıyordun?

- Çok değişik bir şey görür gibi oldum.

- Bende öyle bir şey yok.

- Yanılmıyorsam var.

- Sence ne olabilir?

- Sanırım çok değerli bir şey.

- Ben bir midyeyim. Midyede değerli hiç bir şey olmaz.

- Hayır olur. Sen farkında değilsin.

- Neyin farkında değilim?

- İncinin. Bence sende inci var.

- İnci nedir?

- Midyelerde olur. Çok değerli bir taştır. İyi göremedim. Ağzını tam açmamıştın. İçerisi de karanlıktı. Sanırım senin incinin rengi de siyah.

- Kapkara bir taş işte.

- Çok değerlidir. Biraz ağzını açsan da görsem. Büyük mü acaba?

Midye biraz utanarak, biraz da çekinerek yavaşça ağzını aralamış. Balık uzanmış, aralıktan içeriye bakmış. Balık, çok iyi görememiş. Kabuğun içindeki sedefin yansıttığı aydınlıktan midyenin göğsünde kocaman bir karaltı olduğunu anlamış.

- Ağzını biraz daha açsana. İyi göremiyorum.

Midye, çekinerek ağzını biraz daha aralamış. O zaman balık çığlık atarak:

- İnanılmayacak kadar büyük!

demiş ve çevresinde dönüp durmuş. Balık, heyecanı yatışınca, midyenin önünde durmuş. Söze ilk midye başlamış:

- Demiştim. Kapkara bir taş işte.

- Bunca deniz gezdim. Bunca inci gördüm. Ama, bu kadar büyük ve parlak olan siyah inci görmedim.

- Doğru mu söylüyorsun?

- İnan bana doğru söylüyorum. Bu çok güzel bir inci. Hem de çok değerli…

Sevinçten midyenin kabuğundaki sedef daha çok parlamış. Midye, kendisine huzursuzluk veren, utanç duyduğu kara taşın gerçekte çok değerli bir inci olduğunu öğrenince şaşırmış. Midye nereden bilsin? Böyle bir taş çevresindeki diğer midyelerde de yokmuş. Daha önce inci görmediği için değerini bilemezmiş. Utanarak balığa teşekkür etmiş. Balık, siyah inciye bir süre daha bakmış. Sonra:

- Gözlerimi alamıyorum. Çok güzel. Senin güzelliğini yansıtıyor olmalı. Şimdi gitmem gerek. Sonra yine gelirim.

demiş ve midyenin yanından yüzerek uzaklaşmış. Balık gözden kaybolunca, midye hemen ağzını kapatmış. Çevresindekilere göğsünde beslediği siyah inciyi göstermek niyetinde değilmiş. “Anlamazlar ne olduğunu” diye düşünmüş. Birden bire içini korku kaplamış.

“İşte bu çok kötü. Kara taşın değerini bilmezken, yalnız huzursuz oluyor, onu gizlemeye çalışıyordum. Ama, yine de yaşam güzeldi. Şimdi bir korku girdi içime. Siyah inciyi elimden almalarından korkuyorum. Sonra balık gelip siyah inciyi görmek isterse, ona gösterememekten korkuyorum” demiş kendi kendine.

Balık yokken, midye göğsündeki kara taşı özenle korumuş. Onu herşeyden, herkesten sakınmış.

Balık gelip de siyah inciyi görmek istediğinde, midye kabuğunu açıp, tüm güzelliğiyle parıldayan siyah inciyi ona göstermiş. İncinin kocaman olması kendisini pek mutlu etmiyormuş ama, balığın dolu dolu gözlerle inciye bakmasından hoşlanıyormuş. Balık bir keresinde:

- Bu güzelliği sonsuza değin izleyebilirim. dediğinde, midye mutluluktan göz taşlarını tutamamış. Midye sonsuza değin siyah inciyi nasıl koruyacağını bilmediğinden, balığın ona sonsuza değin bakamayacağını düşünmüş. Midye, sonsuza değin yaşamayacağı için, bir gün yaşamının biteceğini ve incinin de kendisiyle yok olacağını anlayıp: “Bu inciyi sonsuza değin koruyabilmeliyim” demiş.

Sıradan günlerden birinde, herşey sıradan sürüp giderken, birden olağan üstü bir olay olmuş. Bir dalgıç kayaların arasında yüzüyormuş. Midye onu görünce “Dalgıç inciden anlar. Beni yakalayınca inciyi korur. Benim yaşamım biter ama inci ölümsüzleşebilir.” diyerek hemen ağzını açmış. Kabuğun içindeki parlak sedef dalgıcın gözünü almış. Dalgıç, midyeye doğru bakınca, göğsündeki inciyi görmüş.

Bunu sezen midye, kabuğunu sıkıca kapatmış. Dalgıç hemen çelik bıçağını çıkarıp, midyeyi kayalardan koparmış. Onu belinde asılı duran torbanın dibine bıraktıktan sonra, “Belki başka midyelerde de inci vardır” diyerek, çevredeki tüm midyeleri bıçağıyla söküp torbasına doldurmuş.

Bu arada siyah inciye bakmak için kayalara gelen balık, dalgıçı görüp, midyeyi yerinde bulamayınca fazla oyalanmamış. Oradan uzaklaşırken:

- Çok güzel bir inciydi. Sanırım bu kadar güzelini bir daha göremem. demiş.

Hemen kıyıya çıkan dalgıç, torbasındaki midyeleri kuma boşaltmış. Bıçağıyla tüm midyeleri açmaya başlamış. Aradığı inciyi bulamayınca, midye kabuklarını kumun üzerine savurmaya başlamış. Kuşlar ağaçlardan uçup gelmişler. Dalgıcın attığı midye kabuklarının içini yiyerek karınlarını doyurmuşlar. Dalgıcın çevresi cıvıldaşan kuşlarla dolmuş. O hiç birine aldırmadan midye kabuklarını ikiye bölüyor, içinden inci çıkmadığını görünce kabukları kuma fırlatıyormuş. Kabuk kuma düşünce, çevresindeki kuşlar hemen kabuğun üzerine üşüşüyor, içindeki yemeğe başlıyormuş… Kumsal, birden sedef kaplı midye kabuklarıyla dolmuş.

Sonunda midyenin birini ikiye bölünce, ortasındaki siyah inciyi görüp duralamış. Dalgıç, elleri titrerken siyah inciyi midyeden ayırmış. Parmaklarının ucunda güneşe uzatıp bakmış. “Hiç bu kadar güzelini görmemiştim” diyebilmiş. Telaşlanmadan parmakları ucunda tuttuğu inciyi küçük bir keseye koyup, eşyalarını toplamış. Yolda hep siyah inciyi düşünüyor: “Bu çok özel inciye bir ad vermeli” diye söyleniyormuş.

Evden içeriye girdiğinde karısı ev işleriyle uğraşıyor, iki yaşındaki kızı da yerde, bebeğiyle oynuyormuş. Karısının elinden tutup masa başına götürmüş. Dalgıç, gözlerinin içi gülerken, kesenin ağzını açıp, içindeki inciyi karısının avucuna yuvarlamış. Karısı hayretle avucunun içindeki siyah incinin büyülü güzelliğine bakıyormuş. Dalgıç:

- Ben bu değerli inciye bir ad vermek istiyorum. Ona “Siyah Ofre” diyelim mi?.

dediğinde karısı, inciden gözlerini ayırmadan:

- Güzel bir ad. diye mırıldanmış.

Karı koca çok düşünmüşler. Satıldığında yaşamlarını değiştirecek kadar çok paraları olabilecekken, Siyah Ofre’den ayrılmak istememişler. Onu küçük kızları için yaptırdıkları bir kolyenin tam ortasına yerleştirmişler. Küçük kız büyüyünce babası, kolyeyi ona verirken:

- Siyah Orfe’yi denizden çıkarttığımda satmayıp senin için saklamıştım. Sen de zorda kalmayınca satma, çocuklarına kalsın. demiş.

Midyenin bilmeden ürettiği bu değerli taş, uzun yıllar genç kızın boynunu süslemiş. Ondan çocuklarına, çocuklarından torunlarına geçerek ölümsüzleşmiş…

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Taş Adam

Uçsuz bucaksız düz bir ovanın ortasında, gökyüzüne doğru uzanan yüce bir yanardağ varmış. Görkemli görüntüsüyle, dimdik, alımlı duruşu ile taa uzaklardan, herkesin ilgisini çekermiş. Tepesi çoğu zaman bulutlarla kaplıymış. Bazen bulutların arasından ak saçları, beyazlaşmış sakalı görünür, ama yüzü pek seçilmezmiş. O hep kendi dünyasında, bulutların arasına sakladığı başıyla sesizce ovayı gözlemlermiş bir bekçi gibi. Bazı günler, ova halkı onun gülmeyen yüzünü, çatık kaşlarını bile gördüklerini sanırmış.

Bir söylenceye göre bu sönmüş yanardağ, çok eskilerde buraların tek hakimi olan Ulu Kral’ın ta kendisiymiş. Ulu Kral, bir gün üzüntüden ovanın otasında ağlamaya başlayınca bu yanardağ oluşmuş. Akan lavlarla yanardağ göklere kadar yükselmiş, ova halkını acılara boğduktan çok sonra durulmuş, bugünkü konumuna dönmüş. Söylenceye göre yanardağın tepesindeki bulutlar, Ulu Kral yeniden insan oluncaya kadar dağın tepesini ova halkından saklayacakmış. Ova halkı, Ulu Kral yine öfkelenirse, yanardağ korkunç lavlarını çevreye saçabilir diye çok korkarmış.

Söylencenin etkisinde kalan ova halkı yanardağa pek yaklaşmaz, ondan uzak durmaya çalışırmış. Bazı istekliler yanardağa çıkıp söylenceyi araştırmaya kalkışmışlar. Meraktan dağa çıkanlar, çoklukla hiç dönmemişler. Dönenler de dağ hakkında hiç konuşmamışlar.

Sonunda ova halkı, sönmüş yanardağın sesiz yaşamını kurcalamadan, onun kendilerine sunduğu dünya nimetlerinden yararlanmayı seçmişler. Yazın yanardağın eteklerinde yer alan verimli topraklardan ürün toplarken, kışın dağın eteklerine kadar uzanan karlar üzerinde kayak yapar yaşantılarını sürdürürmüşler.

Ovadaki evlerin tümü yanardağın lav pürkürttüğü dönemde oluşan granitten yapılmış sağlam evmişler. Ova halkı, kendileri için bir geçim kaynağı ve yaşamları için önemli olduğunu bildikleri için bu dağa şükran duyar, saygı gösterirmiş. Dağ da çevresinde mutluluk içinde yaşayan ova halkına belli belirsiz gülümserken, bulutların arkasında kendi gizemli dünyasının anılarına dalar gidermiş…

Sönmüş yanardağın başlarda hırçın ve sinirli davranışları olmuş. Her an çevresindekileri ürkütür, onlara hep korkulu anlar yaşatırmış. Kafası kızdığında başından dumanlar çıkarken, homurtularından yer gök inlermiş. Tepesinden çıkan dumanlar karardığında, gözleri şimşek çakarak kızarır, önce yoğun bir kurum bulutu, sonra koyu yakıcı lavlar saçarmış çevresine. Bu durumda ova halkı ancak canlarını kurtaracak kadar zaman bulup uzaklara kaçışırmış. Kaçamayanlar, evler, ekinler, kısacası geride bıraktıkları her şey kızgın lavların altında eriyip yok olurmuş. Yanardağın kızgınlığı geçince lavlar soğur ve çevre sakinleşirmiş.

Sonra lapa lapa yağan kar, yanardağ bir daha kızmasın diye onun üstünü örter, soğutur, sinirlerini yatıştırırmış. Ova halkı, yanardağın neden durup dururken kızdığını bilmediklerinden, türlü söylenceler üretmişler. Dilden dile, kuşaktan kuşağa gelmiş bu söylenceler.

Ova halkının soğuk kış gecelerinde birbirlerine anlattıkları öyküler ve söylencelerle büyümüş olan küçük bir kız, hep bu yüce dağın neden kızdığını öğrenmek istemiş.

İnsanlara sessizce elindeki nimetleri sunan bu dağın, birden köpürüp çevresini yok edişine bir türlü akıl erdiremiyormuş. Bu işin gizemini öğrenmek amacıyla yanıp tutuşuyormuş gönlü. Çevresindeki yaşlılara sormuş, dağa çıkıp sağ ve sağlıklı dönenlerden bilgi almaya çalışmış. Ama, doyurucu bir yanıt alamamış bir türlü. Bir gün evinin bahçesinden yüce dağa bakarken :

- Senin gizemini bir gün çözeceğim yüce dağ.

diye mırıldanmış. Onun sesini duyan yanardağdan o anda bir homurtu çıkmış. Yer sarsılmış belli belirsiz. Ne küçük kız, ne de ova halkı bu kıpırdanmayı ve sesi duyamamışlar.

Küçük kız, sürekli dağı ve görkemli görüntüsünü izlermiş hayranlıkla. Fırsat buldukça da eteklerine kadar gider, gözlerini dağı doruğuna diker, bulutların içine gömülmüş başına, omuzlarına kadar sarkan ak saçlarına, upuzun duran sakalını bakarmış. Bakıp bakıp düşüncelere dalarmış.

“Eğer söylence doğru ise, bu Ulu Kral neden dağ oldu? Neden hırçın bir tavırla çevresini yıktı? Neden şimdi sessizce duruyor?” diye sorarmış kendi kendine. Onun büyüklüğü, görkemli duruşu rüyalarına bile girermiş. Rüyalarında kendisini onun dizine oturmuş, onunla konuşurken görürmüş.

Küçük kız, bir gün dayanamamış ve dağın eteklerinden yukarıya tuırmanmaya başlamış. Dağın en tepesine kadar çıkmaktan korktuğu için, ağaçların azalıp, kayaların sertleştiği bir yere gelince durmuş. Biraz dinlenip başını dağın doruğuna doğru kaldırmış ve:

- Çok merak ediyorum. Eğer sen kıralsan neden böyle taş kesildin? Neden böyle sesizce duruyorsun?

diye sormuş. Sesi elemini ve kaygısını yansıtıyormuş. Sorusunun ardından homurtuya benzer bir gürültü ve sarsıntı hissetmiş. Birden yer sarsılacak, lavlar akacak sanmış. Küçük kız, sesi kayalara çarpa çarpa yankılanırken ve dalga dalga uzaklara doğru uçup giderken, homurtuyu bir kez daha duymuş. Ama ne yer yarılmış, ne de lavlar akmış. Bir kaya bile kıpırdamamış. Homurtuyu bir kez daha duymuş. Bu kez, homurtunun gürültüden çok bir konuşmaya benzediğini algılamış.

“Acaba başka biri mi var çevremde?” diyerek şöyle bir kayalara, çalıların arkasına göz gezdirmiş. Kimseyi göremeyince dağın kendisine yanıt verdiğini düşünerek, biraz da korkuyla yinelemiş sorusunu:

- Yüce dağ! Sen gerçekten Kral mısın?

Boğuk bir ses yanıtlamış sorusunu:

- Evet, ben Kral’dım.

O zaman küçük kız rahatlamış ve derin bir nefes almış. Sorna sürdürmüş konuşmasını:

- Korkmuştum. Bir başkası var diye endişelenmiştim.

- Benden korkmuyor musun?

- Hayır.

- Herkes benden çekinirken, sen niye korkmuyorsun?

- Senin gizemini öğrenmek istiyorum. Sen artık kötülük yapmadan böyle sessizce duruyorsun. Ben kötülük gelecek yerden korkarım.

- Ben de eskiden insanlara kötülük yaptım, onlara çok zarar verdim.

- Ne kadar eskiden?

- Çok uzun yıllar önce.

- Şimdi?

- Şimdi sessizce ovayı bekliyorum.

- Kimseye zarar vermezsin değil mi?

- Artık kimseye zarar vermem.

- O zaman senden korkmam. Senin arkadaşın olurum istersen.

- Benim insan arkadaşım olmaz. Benimle ancak dağlar arkadaşlık edebilir. Ama görüyorsun ki burada ovanın ortasında tek başımayım. Çevremde dağ falan da yok.

- Ben dağ değilim ama seninle arkadaş olabilirim. Sormak öğrenmek istediğim çok şey var. Sen yıllardır buradasın. Herkesi gördün, her şeyi duydun bunca yıl. Benim soracaklarımı biliyor olmalısın.

- Sen hem çok küçüksün, hem insansın. Nasıl arkadaş oluruz?

- Sen beni duyabiliyorsun, ben de seni. Bence bu arkadaş olmak için iyi bir başlangıç. Sen ne dersin? İstersen arkadaşlığımızı gizleriz.

- Bir deneyelim bakalım. Ama beni çok zorlama. Zorlanırsam öfkelenebilirim. O zaman yer sarsılır. Kızmaya başlayınca da felaket gelir. Duymuşsundur.

- Korma seni yormayacağım. Sen az konuşursun, gereksinimi olanları yanıtlarsın. Göreceksin ben daha çok konuşan kişi olurum.

- Geç oldu. Git istersen. Birazdan hava kararacak. Seni merak etmesinler.

- Olur. Yarın yine gelirim. Tamam mı?

- Ben hep buradayım. Beklerim seni.

Küçük kız elini sallayarak dağı selamladıktan sonra, çalıların arasından eteklere doğru hızla koşmaya başlamış. Dağ ile konuşmuş olduğu için çok sevinçliymiş. En azından artık söylencenin tümüyle hayal olmadığını, gerçeğin ta kendisi olduğunu biliyormuş. O gece erkenden yatağına yatıp uyumuş. Yaşlı dağ karlı başını bulutların üzerinden yukarılara, yıldızlara çevirerek, karanlıkta parlayan bu küçük inci parçalarını gözlemiş. Uzun yıllardan beri ilk kez birini ürkütmeden, onunla konuşmuş olmanın mutluluğunu, çok derinden gelen, ta gönülden gelen sıcaklığını duymuş. Bu duyguyu nice zamandır unutmuş olduğunu anımsamış birden…

Ertesi gün çok daha erken gelmiş küçük kız. Bir kayanın üzerine iliştikten sonra, şöyle bir çevresine bakınmış.

“Acaba dağ geldiğimi anlar da seslenir mi?” diye beklemiş birazcık. Kendisine yüzyıllar kadar uzun gelen bu sürede dağdan hiçbir ses çıkmayınca seslenmiş:

- Hey! Dağ burada mısın? Ben geldim.

- Küçük kız! Geldin demek.

- Evet. Söz verdiğim gibi geldim işte.

Birazcık duraksamışlar. Bu kısa sessizlikte aşağılardaki ağaçların dallarına konan kuşlardan tek tük cıvıltılı sesler gelmiş kulaklarına. Sessizliği yine ilk bozan küçük kız olmuş:

- Senin adın ne? Ben sana nasıl sesleneyim?

- Ben yaşarken bana “Ulu Kral” derlerdi. Sonra bu yanardağ lavlar püskürtünce “Kızgın Dağ” dediler. Şimdi sönmüş bir yanardağ olduğum için “Taş Dağ” demeye başladılar. Sen istersen bu adlardan birini kullan, ya da kendin bana yeni bir ad ver.

- Yeni bir ad vermek istiyorum. İçinde dostluk ve sevgi olsun. Seninle benim dostluğumu yansıtsın. Senin yüceliğini, bilgeliğini anlatsın. Ben sana “Sezgi Baba” diyeceğim.

- Ne güzel bir ad. Teşekkür ederim. Ama neden Sezgi Baba?

- “Uzun yıllar gördüklerine ve duyduklarına dayanarak sezgilerin de güçlenmiştir” diye düşünüyorum. Doğru mu?

- Sanırım öyle küçük. Bu dağ benim bedenim olduğuna göre, sonsuza değin onun içinde yaşayacağım her halde.

- Bir kurtuluş yolu olmalı. Bana başından geçenleri anlatsana! Ne olduğunu, senin bu dağa nasıl girdiğini öyle çok öğenmek istiyorum ki!

- Başımdan geçenleri anlatmaya çalışayım. Benim için çok acı dolu günler onlar. Ama anlatacaklarım seni de üzebilir.

- Ben şimdi senin dizinde mi oturuyorum?

- Öyle gibi birşey.

- Ellerimle şu taşlara yaslanınca senin dizini mi tutmuş oluyorum?

- Öyle diyebiliriz.

- Senin kucağına oturmuş, senin anlatacaklarını dinlemek için bekliyorsam, ben niye sıkılayım? Niye üzüleyim? Hem sen beni hissediyor musun?

- Hayır seni hissedemem. Ancak var olduğunu bilirim. Seni görmüyorum.

- Gözlerin bulutların üzerinde olduğu için mi? Bulutlar engel mi oluyorlar?

- Hayır benim gözlerim yok. Yani senin anladığın anlamda yok. Ben bu cansız varlığın, bu kocaman taş yığınının içindeyim. Senin anladığın anlamda duymadan, görmeden ve dokunmadan yaşıyorum.

- Soğuk bir ruh gibi mi?

- Öyle de diyebilirsin. Ama ben yaşayan biriyim.

- Beni nasıl duyuyorsun?

- Kulaklarım olmadığı için senden çıkan titreşimleri, yani sesini algılayamam. Senin duygularını ve düşüncelerini duyuyorum desem beni anlar mısın?

- O zaman benim söylemediklerimi de bilirsin.

- Gönlünden geçirdiğin ve benim bilmemi istediğin şeyleri bilirim yalnızca.

- Gizemini öğrenmek istediğimi de biliyorsundur o zaman.

- İlk konuştuğumuzdan bu yana evet.

- O zaman sen gizemini anlatacaksın ve ben de merakımı gidereceğim.

- Anlatmak istiyorum. Anlayabilir misin bilemem.

- Anlamayacak ne var bunda?

- Küçüksün. Sevgiyi ve aşkı daha öğrenmemiş olabilirsin. Benim gizemimde bu kavramlar var. Onları anlatmaya çalışmam gerekecek.

- O söylediklerini daha yaşamamış olabilirim. Ya da yaşadıklarımla senin yaşadıkların aynı şeyler olmayabilir. Ama çevremde gördüklerimden, okuduklarımdan ve duyduklarımdan ne demek istediğini anlarım sanıyorum.

- Ben de senin anlayabileceğin bir biçimde anlatmaya çalışacağım.

“Çok uzun yıllar önce bu ovada, yanardağ yokken, buraları yöneten Ulu bir Kral’dım. O zaman çok genç olmama karşın halkı hoşnut etmesini iyi bilirdim. Yalnız yaşardım. Halka daha çok hizmet edebilmek için çok çalışırdım. Onlara adamıştım kendimi. Onların mutluluğunu görmek çok güzeldi. En güzel sevgiden de güzel. Ovadaki pek çok genç kız, benimle olabilmek için dolanır dururdu çevremde. Herkese bakan, her çiçekten bal toplamaya istekli biri olmadığım için, onlar benim ilgimi çekmezdiler desem yanlış olmaz”.

- Güzel, ya da alımlı olanı yoktu her halde.

- Olur mu? Çok güzelleri de vardı aralarında. Benim duygularıma, sevgime uygun olanı yoktu yalnızca. Halkın sevdiği “Ulu Kral” olarak her önüme gelenle birlikte olamazdım. Benimle beraber olan, halkın da sevgisini kazanmalı, halk ona saygı duymalıydı. Kısacası bana yakışan ağır başlı biri olmalıydı”.

“Bir gün vezirlerimden biri, ileride bir köyde, tam bana uygun bir kız olduğunu söyledi.

“Yolumuz o yöne düşünce bir bakarız” deyip geçiştirdim. Çok istekli değildim. Bir köylü kızının aradığım özellikleri taşıyabileceğine de pek inanmamıştım doğrusu. “Bir başka nedenle o yöne gidecek olursak bir bakar, kız gerçekten benim aradığım türden birimi öğreniriz” diye düşündüm. Bu yöntemle bana çok kız tanıştırmıştılar. Hepsinin gerçek amacını öğrenince vazgeçmiştim. Bıkkınlık gelmişti bana. Kızların adı geçince biraz sinirleniyor, yılgınlığımı belli etmeden konuyu değiştirmeye çalışıyordum. Aradığım tür bir kızla karşılaşabileceğime olan inancımı yitirmiştim aslında. Uzatmadan konuya dönelim.

Bir gün yolumuz vezirin söylediği köye düşünce, kızı anımsadım. “Evlerine gidip hallerini sorayım” dedim. Kız beni sıradan biri gibi ağırladı. Davranışlarındaki ağır başlılığı ve onuru hiç bozmadı. Heyecanlanmadı bile. Onun da gönlünden “Ulu Kral” ile beraber yaşama olasılığı geçmiyordu her halde. Fazla ümitlenmedi. Ailecek saygıyla beni uğurladılar. Sonra o köyden bir kez daha geçmem gerekti. Bir iş için uzaklara gitmiştim. Dönüşte köyden geçerken

“Şu aileye bir kez daha uğrayayım” dedim. Evlerine gittim. Bu kez daha uzun konuştum onlarla. Yine beni sıradan bir misafir gibi ağırladılar. Zamanla kızla aramızda bir arkadaşlık kuruldu. Ben onlara, onlar da bana daha yakın davranmaya başladılar. Aramızda bir sevgi ve saygı zinciri oluşmuştu. Bir gün, o köylü kızından ülke yönetiminde benim yanımda ve bana destek olmasını istedim. Önce “Olmaz öyle şey.

Ben bu köyden pek çıkmadım. Ülke yönetmeyi bilmem. Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek kabul etmedi önerimi. Zamanla beni daha iyi tanıdıkça, birbirimize olan sevgimiz arttıkça, birbirimizden ayrılamayacağımızı gördükçe, düşünceleri değişti ve benim yanıma gelmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Görkemli bir düğün yaptık. Ova halkı, o dönemde yaşamlarının en büyük şölenini gördüler. Herkes patlayıncaya kadar yedi, içti, yorulup baygın düşünceye kadar dans etti. Günlerce sürdü eğlenceler. Halkın arasında dolaşıp kutlamalarını kabul ettik, neşelerine neşe kattık”.

“Mutlu yıllar çok uzun sürmedi. İyi kalpli Kraliçe birden, amansız bir hastalığa yakalandı. Hiç kimse hastalığına bir çare bulamadı. Onun hasta yatağında yattığı günlerde, ova halkı da acılıydı. Ağızlarını bıçak açmıyor, bir an önce Kraliçe’lerinin iyileşmesini bekliyordular. Gözlerimin önünde, sevdiğim kadın eriyip giderken benim de içim parçalanıyordu. Bazen odama çekilir gizli gizli ağlardım. Sonunda Kraliçe acılar içinde son nefesini verdi.

Sarayın bahçesinde gül fidanlarının dibine gömdük onu. Akşam olup hava kararınca mezarının başına gider, saatlerce ağlar ve onu nasıl sevdiğimi haykırırdım karanlığa. Bir gün gözlerim ağlamaktan kızarmış, haykırmaktan sesim kısılmış;

“Taş olsam da bu acıya katlanmasam” dedim bağırarak. Bunu öyle içten söylemişim ki, birden sarayımız taş yığınına dönüştü. Sonra kendimi bu taş yığınının içinde buluverdim. Önce çok sinirlendim. Taş kafesten kurtulmak için haykırdım, bağırdım. Ben tepindikçe, hırçınlık yaptıkça içinde durduğum kocaman kayadan dumanlar çıkmaya başladı. Kayanın kara dumanı ovaya yayılırken, çevreye kızgın ve yanan kayalar uçuyordu. Ova birden savaş alanı gibi olmuştu.

Dağdan kızgın kayalar fırlıyor, oluk oluk lavlar akıyordu. Benim kızgınlığım, beni taparcasına seven halkıma çok zarar verdi. Onları acılara boğdu. Baktım kurtuluş yok. Ben kızdıkça halk daha çok zarar görecek, bu dağın içinden çıkamayacağımı kabul edip, acımı içime gömdüm ve sesizce yaşamaya başladım. Artık kızmıyorum. Kızınca felaket oluyor”.

Bu ana kadar sessizce ellerini çenesine dayayarak dağın anlattıklarını dinlemiş olan küçük kız gözlerinden yaşlar akarken dağa seslenmiş:

- Sezgi Baba, öykün çok acıklıymış. Çok üzüldüm. Çektiğin acıları duyunca elem sardı içimi. Bu kadar çok mu sevmiştin karını?

- Sanırım. Ondan sonra kimseyi sevemedim. İçimi acı kapladı. Sevgiyi unuttum. Yoksa o kadar çok felakete neden olmazdım.

- Anlattıkların benim merakımı giderdi. Seni böyle yalnız bırakamam. İstermisin zaman buldukça yanına geleyim, seninle konuşayım. Sana arkadaş olayım. Belki acını azaltırım. Belki de beni seversin, kim bilir?

- Sevgi olmaz her halde. Gelirsen seninle dertleşiriz. Hoşlandım seninle konuşmaktan.

- Yine geç oluyor. Ben gideyim de beni merak etmesinler. dedikten sonra küçük kız oturduğu kayadan aşağıya doğru kaymış ve koşar adımlarla oradan uzaklaşmış.

Küçük kız, evine gelince doğruca odasına çekilmiş ve Sezgi Babanın yaşam öyküsünü düşünmüş. Söylencenin doğru olduğunu, Ulu Kral’ın dağın içinde hapis olduğunu biliyormuş artık. “Boşuna çıkmıyor bu söylenceler. Hepsinin de bir gerçek payı var anlaşılan” demiş kendi kendine. Sonra Sezgi Baba’nın sevgisini kazanmaya karar vermiş.

“Öyle ya, acı çekmemek için taşın içine giren adam, severse belki o taştan girdiği gibi çıkar” diye düşünmüş. Ona yaklaşıp acılarını unutturmayı, ona yeniden sevmeyi öğretmeyi kendine ödev bilmiş.

Küçük kız artık fırsat buldukça Sezgi Baba’ya gidiyor, onunla dertleşiyormuş. Birkaç yıl süren bu ilişki, sonunda kendi içinde bir sevgi, Sezgi Baba’nın sesinde bir yumuşama olarak belirmiş. Her ikisinde de dostluğun ötesinde bir duygu oluşmaya başlamış. Güzel bir duyguymuş bu. Bu dönemde küçük kız büyümüş, serpilip güzel bir genç kız olmuş. Kral da hoşnutluk duyuyormuş bundan. Genç kız, büyüdüğü (ya da duyguları değiştiği) için olsa gerek, ona artık “Sezgi Baba” demiyor, “Taş Adam” diye sesleniyormuş. Genç kız, beline kadar inen alımlı uzun saçları, uzun bacakları ve düzgün bedeniyle tüm ova halkının dikkatini çekmeye başlamış. Güzelliği dilden dile, kulaktan kulağa dolaşır olmuş. Ovadaki gençler peşinde dolanırken o kimseye bakmazmış. Bir gün Taş Adam’ın yanına gittiğinde:

- Çok güzel bir genç kız oluğunu söylüyorlar doğru mu?

- Sen görmediğin için bilemiyorsun. Gerçekten güzel olsam beni sever miydin?

- Ben senin iç dünyanı tanıyorum. Onun dürüst, candan ve sevgi dolu olduğunu biliyorum. Görmesem de bu bana yetiyor sevmek için.

- Diyorum ki, şimdi beraberce bir dilekte bulunsak, aynı senin taş olmayı istediğin gibi içten gelerek, yeniden insan olsan ve beni görüp güzelliğmin büyüsüne kapılsan, beni sever miydin?

- Neden olmasın. Son iki yıldır senin iç dünyanı o kadar iyi tanıdım ki, ben de bu taşın içinden çıkmak ve seninle olmak istiyorum ama korkuyorum.

- Neden korkuyorsun?

- “Taşın içine girerken oluşan felaket zinciri taşın dışına çıkarken de oluşursa” diye korkuyorum. “Çevreye zarar vereceğime, sevgimi içime gömerim, onun yüceliği ile bu taşın içinde kendimi avutur, ömrümü sürdürüp giderim” diyorum. Hem zaman en iyi ilaçtır. Zamana bırakmalıyız. Sen de, ben de birbirimizi unuturuz zamanla.

- Ya hiç unutmazsam, senden başkasına bakmazsam? Değmez mi beni görmeye?

- Değmez olur mu? Aslında öyle çok istiyorum ki…

- Gönülden iste. O zaman gerçekleşir. Korkma, dene bir kez. Taş Adam! Haydi dene.

- Deniyorum işte…

dedikten sonra birden hava kararmış. Her tarafı kara bulutlar kaplamış. Şimşek çakıyormuş. Gök gürlüyormuş. Yanardağdan gelen gümbürtüyü ve tepesinden çıkan kara dumanı gören ova halkı, panik içinde sağa, sola koşuşturuyormuş. Yer kısa aralıklarla sarsılmış. Evler ve ağaçlar durdukları yerde hoplayıp zıplamış. Hayvanların ve insanların çığlıkları yeri göğü inletir olmuş.

Genç kız, bu gürültü ve patırtıdan hiç etkilenmeden heyecanla, Taş Adam’ın kayalardan çıkmasını bekliyormuş. Genç kızın yanı başındaki ak duman yavaş yavaş dağılırken, genç kızın arkasında, belli belirsiz bir adamın gölgesi oluşmaya başlamış. Dumanın etkisi ile yaşlanan gözlerini oğuştururken, genç kız, kulağının dibinde yumuşak bir ses duymuş:

- Çok güzelsin. Gördüğüm, bildiğim en güzel kızsın sen.

- Taş Adam!

- Evet benim. Oldu işte.

- Biliyordum. Başaracağını biliyordum. Beni çok sevdiğini biliyordum.

diyerek adamın boynuna sarılmış. Gözlerinden yaşlar akıyor, boğazına düğümlenen hıçkırıklar, Taş Adam’ın omzunda boğulup gidiyormuş.

- Acele edelim. Gidelim buradan. Yanardağ yine patlayacak galiba.

demiş Taş Adam. Genç kızın elinden tutmuş. Beraberce hızla oradan uzaklaşmışlar.

O günden sonra ova halkı bir daha o güzel genç kızı görememiş. Patlamalar sırasında “Herhalde yer yarıldı içine düştü” demişler. Bir süre, genç kızın arkasından yas bile tutmuşlar, sonra unutmuşlar onu…

Taş adam ve genç kız yaşamlarına uzaklarda, bir başka ülkede, mutluluk içinde geçirmişler…

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Tembel Kız

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış.

Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş.

Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş.

Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş.

Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış.

Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza, hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş. Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş.

Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş, tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları… Gelmiş, Tembel Kız’ın yanına. Bak hanımcığım demiş, ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş;

Senin gaga benim torba içinde,

Benim çarık senin çorba içinde,

Sen yat kaba yatak yorgan içinde,

Ben yiyecem gagayı orman içinde.

Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış.

Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Serçeyle Yavruları

Bir varmış bir yokmuş, bir anne serçe ve onun dört tane birbirinden şirin yavrusu varmış. Serçe sıcak yaz aylarında yuvasında yavrularını büyütüyormuş. Gündüzleri yavruları için yem topluyor, gün boyu bir kaç kez yuvaya dönüp küçükleri besliyormuş. Her geçen gün yavrularının büyüdüğünü, güçlendiğini görüyor ve seviniyormuş.
Sonbahara doğru yavrular artık iyice büyümüş, yuvada hoplayıp zıplamaya, kanatlarını denemeye başlamışlar. Bir gün yine kanatlarını denerlerken, birden çıkan rüzgar yaramaz yavruları alıp yuvadan uçurmuş.
Anne serçe, akşam döndüğünde yavrularını göremeyince çok üzülmüş. Onların artık uçabilecek kadar büyüdüğünü biliyormuş, ama hayata dair nasihatlar vermeden, onlarla vedalaşmadan gittiklerine çok üzülmüş.

Kış ayları yaklaştığında, anne serçe tarlada yem toplarken birden yanına doğru uçan dört küçük serçe görmüş. Yavrularını hemen tanımış. Birbirlerini kucakladıktan sonra anneleri onlara nasıl yaşadıklarını sormuş.

Önce en büyük yavrusu anlatmaya başlamış:
“Önce bahçelerde yaşadım, solucan topladım. Sonra kirazlar olurken kiraz yedim. Kirazdan sonra armutla beslendim. Karnım hiç aç kalmadı.”
“Ay, yavrum” demiş serçe anne,”bu hayat çok tehlikelidir. Başkasına ait şeylerle yaşamaya alışanın başına kötü işler gelebilir.”
Sonra bir sonraki yavrusu anlatmış:
“Ben konağın yakınında yaşadım. Zengin insanların artıklarını, ahırlarda hayvanlara verilen yemlerin kalıntılarını topladım. Karnım hep doydu, hem de çok iyi yemeklerle.”
“Ay yavrum” demiş anne, “zenginliğin yanında yaşamak iyidir, ama zenginlikle birlikte alçaklık da hep orada olur. Bu hayat çok tehlikelidir.”
Sonra üçüncü yavrusu anlatmış:
“Ben yol boylarında yaşadım. Orada hep bir şeyler bulunuyor. Onları topladım.”
“Ay yavrum” demiş anne. “Yol boyları tehlikeli olur. Sen yem toplarken yaramaz çocuklar sana taş atabilir.”
Sıra en küçüğe gelmiş:
“Anne, ben ormanda kaldım. Ağaçların dalları arasında yer buldum kendime. Kimseye zarar vermeden, kimseye muhtaç olmadan, özgür yaşadım. Kendi bildiğim gibi, kimseye bağlı olmadan yaşamak çok güzel. Hayatımdan çok memnunum.”
“Yavrum” demiş anne. “En küçük olmana rağmen en akıllı senmişsin. Özgür olan, hayatta kimseye muhtaç olmayan, en mutlu hayatı bulacaktır. Senin hayatın diğerlerine de örnek olmalı.”

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Yoksul Oduncu

Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.

Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki:

- Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.

Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış.

O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş:

- Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.

Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses:

- Gel! Diye bağırmış.

Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses:

- Girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.

Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..

Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş:

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar hep bir ağızdan:

- Bizce uygun! Demişler

- Yaşlı adam kıza dönerek:

-Burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir! Demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra:

-O kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?

Hayvanlar seslenmişler:

- Onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir!

Bunun üzerine yaşlı adam:

– Haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım! demiş.

Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş.

Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın:

- Benim suçum yok! Demiş. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti… Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir.

Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş:

- Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz! Demiş.

Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş.

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar aynı yanıtı vermişler

- Bizce uygun: demişler

Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar:

- Onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!

Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.

Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki:

- Bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!

Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. “En sevgili yavrumu da mı yitireyim?” demiş. Adam.

- Merak etme; demiş, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler.

Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş.

Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş:

- Güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.

Onlar bir ağızdan:

- Bizce uygun demişler!

Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra:

- Ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş:

- Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim! Demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız:

- Artık ben de dinlenmeliyim demiş.

Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış.

Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş.

Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş.

Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış.

Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız:

- Gidin demiş, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim.

Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş.

- Ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısısenin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü.

Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız:

- Ama benim öbür kız kardeşlerim nerede? Diye sormuş.

Oğlan yanıt vermiş:

- Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler!

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Çirkin Ördek Yavrusu

Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şevkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.

Zavallı yavru o kadar mutsuzduki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku…Ama yapabileceği hiç birşey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.

Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden ordan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı.

Günlerce bir göl bulabilmek için rastgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yanlız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.

İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!…

Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu farketti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Maymun Peri

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:

“-Hadi evlatlar, buyurun evlenin” demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.

“-Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede?” diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:

“-Atın bu okları. Okunuz kimin avlusuna düşerse, size o adamın kızını alacağım” demiş. Delikanlılar arasında bir heyecan rüzgarı esmiş. Ama delikanlı değiller mi? Yayı gererken elleri titrer mi?…Titrememiş tabii.

İlk atışı büyük oğlan yapmış. Oku bir atmış, pir atmış. Ok gitmiş gitmiş , vezirin evinin avlusuna düşmüş.Padişah hemen vezire adamlarını göndermiş, kızını istetmiş. Vezirin kızı pek güzelmiş.Güzel olduğu kadar elinden iş de gelirmiş. Kırk gün kırk gece süren düğün dernek ile büyük oğlan ile vezirin kızı, mutlu mesut dünya evine girmiş.

Derken sıra ortanca oğlana gelmiş.Ortanca oğlan da okunu atmış. Ok yaydan bir fırlamış, kaşla göz arasında vekilin evinin avlusunu boylamış. Padişah hemen oraya da adamlarını salmış. Vekilin kızı da alınmış. Vekilin kızı da vezirin kızını aratmıyormuş hani. O kapkara ceylan bakışlı gözleri, o kapkara kıvrım zülüfleri. Bir bakan bir daha dönüp bakar, bakışları çok can yakarmış. Kırk gün kırk gece düğün dernek,ortanca oğlan ve vekilin kızı için de yapılmış, düğünün güzelliği de dillerde yankılanmış.

Sonunda sıra küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan almış okunu, şöyle güzelce germiş yayını. Gerilen yayı değil, gönül teliymiş sanki.Tam bırakacak, oku, kaçıp kısmetini bulacak, güneş bulutların arasından başını uzatmış, küçük oğlanın gözünü almış. Oğlan bir an ne olduğunu anlamamış, gözleri kamaşmış, tam o sırada ok yaydan kurtulmuş, almış başını, taa ormana doğru fırlamış. Sonra ağaçların arasına düşmüş kalmış. Küçük oğlan hemen ormana koşmuş, okunu bir maymunun elinde bulmuş. Maymun bir yandan oku kemiriyor, bir yandan da küçük oğlana gülümsüyormuş.

Tam o sırada büyük ve ortanca oğlanlar gelmişler kardeşlerinin peşi sıra. Bir maymun görüverince karşılarında, gülmeye başlamışlar. Bu maymun senin kısmetin, bu maymunla evlenmek zorundasın diye, kardeşlerini maymunla evlenmek zorunda bırakmışlar. Küçük oğlan kimselere gösterememiş eşini. Ormanda maymunla birlikte yaşamaya başlamış. Ama ağabeyleri rahat durmamış:

“-Babamız evinize gelmek istiyor” diye küçük oğlanı kandırmış. Bunu duyan küçük oğlan, karısı maymunun yanına varmış:

“-Babam evimize gelmek istiyormuş, ne yapacağız?” diye dert yanmış. Maymun hiç telaşlanmamış:

“-Babana, istediğin adamlarını al ve filan dağa git de” demiş. Padişah, söylenen dağa gitmiş. Beraberinde adamlarını da getirmiş.Bir de bakmışlar dağda, her birinin atı için bir altın kazık çakılı. Yemek vakti sofra ise, kurulabilecek bütün sofralardan farklı. Yemekler altın tabaklarda, altın çatallar kaşıklar yanlarında. Böyle yemek yemek pek de keyifliymiş ya, yemek bittikten sonra da herkesin yediği tabak, atını bağladığı kazık kendine kalınca keyifler katlanmış, ağabeyler şaşırmış.

“-O zaman” demişler “babamızın, eşlerimizi de çağırmasını isteyelim. Maymun geldiğinde biraz gülelim.”

Gerçekten de çok geçmemiş, padişah oğullarını eşleriyle birlikte saraya davet etmiş. Küçük oğlanın paçaları tutuşmuş bu davet karşısında. Yine soluğu almış maymun karısının yanında:

“-Şimdi ne yapacağız, babam çağırıyor” demiş. Maymun sonunda beklediği gün geldiği için heyecanlı ama görünüşte oldukça soğukkanlı, kocasının , misafir ağırladıkları dağa çıkıp “Gülnar” diye bağırmasını istemiş. Küçük oğlan, denileni yapmış;

“-Gülnaar” diye bağırmış. Karşısına öyle bir peri çıkmış ki, dayanamamış, bayılmış. Bir süre sonra ayılınca peri:

“-Ben senin karın Gülnar’ım” deyip postunu oğlana vermiş sonra devam etmiş: “Yıllardır bu postu çıkarmak için senin gibi bir şehzade ile evlenmeyi ve padişahın sarayına davet edilmeyi bekliyordum. Hadi gidelim. Ama bu postuma sahip ol. Onu sakın çaldırma. Çaldırırsan beni bulamazsın.” demiş.

Saraya gitmişler, Padişahçın huzuruna gelmişler. Padişah, ağabey, ağabeylerinin karıları, görüverince küçük oğlanın eşsiz benzersiz karısını, düşüp bayılmışlar. Ayıldıklarında, yiyip içip eğlenmişler.

Karısının postunu sıkı sıkı saklayan küçük oğlan ile eşsiz benzersiz güzellikteki maymun perinin kırk gün kırk gece süren düğünleri yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Nine’nin Hikayesi

Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş.

Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış.

radan yıllar geçmiş. Çocuk, fidan gibi boy atmış, delikanlı olmuş. Fakat yıllar annesinin gücünü azaltıyormuş gitgide. Artık eskisi gibi bahçeye gidip çalışamıyormuş. Saçlarına aklar düşmüş. Dizlerinde derman kalmamış. Delikanlı da zaten onun yorulmasını hiç istemiyormuş. Bahçenin ekimini tek başına yapmaya başlamış. Dağa da çıkıyormuş arada bir, odun kesmek için. Bu odunları eve getirir, soğuk günlerden onlarla ısınırlarmış. Artan odunları da şehirde satarlar üç-beş kuruş kazanırlarmış.

Delikanlının annesi artık iyice yaşlanmış. Güzel mi güzel, şirin mi şirin bir nine olmuş. Tatlı dilli, hoşsohbet bir ninecik… Komşuları onu pek severlermiş. Üzülmesine hiç dayanamazlarmış. Delikanlı da istemezmiş tabiî annesinin üzülmesini.

Ninecik yemek pişiremiyor, evi temizleyemiyormuş artık. Devamlı yalvarıyormuş:

- Bir tek oğlum var. Onun mutlu olmasını isterim. Ne olur, onun gibi iyi bir gelin ver bana. Bu evin neşesi eksilmesin.

Güzel ninecik böyle düşünmeye devam ederken birgün oğlunu yanı başına çağırmış. Düşüncesini söylemiş ona:

Ey oğul, ben hiçbir iş yapamaz oldum. İhtiyaçlarımızı karşılayamayacak kadar yaşlandım. İsterim ki bir gelin gelsin, evimize çeki-düzen versin. Sen ne dersin oğul?

Delikanlı annesinin söylediklerini bir gün düşünmüş, iki gün düşünmüş… Sonun da onun da bakıma ihtiyacı olduğuna karar vermiş. Sonra da;

- Anneciğim sen nasıl istersen öyle olsun, demiş.

Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güler yüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar. Ninecik hanım hanımcık olsun istiyormuş. Çok geçmeden evin içinde üçüncü bir kişi gezinir olmuş bile. Delikanlıyı evlendirmişler. Gelin hanım da artık o evin bir parçası olmuş çıkmış.

Önce öyle güzel geçiyormuş ki günleri. Gülüyor, eğleniyorlarmış hep beraber. Sabah, oğul ile gelin bahçeye çeki-düzen veriyorlarmış. Sonra delikanlı odun kesmeye dağa gidiyormuş. Annesi ile eşi kendisini beklediklerinden işini bitirir bitirmez evin yolunu tutuyormuş. Ne zaman güneş kızarmaya başlasa, her şeyini toplayıp düşüyormuş yollara.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Mevsimler bir bir değişmiş. O eski güzel günler yavaş yavaş kaybolmaya başlamış. Artık bağrışmalar dökülüyormuş evin pencerelerinden dışarıya. Zavallı ninecik bu tartışmalara engel olabilecek hiçbir şey yapamıyormuş. Çünkü tartışmanın sebebi kendisiymiş. Gelin, sabah-akşam söylenir olmuş:

- Annene bakmak zorunda değiliz. Onu bu evden götür. Gitsin yanımızdan. Mutluluğumuza engel oluyor. İstemiyorum onu.

Delikanlı sabırla;

- Nereye gidecek? Onun benden başka kimsesi yok ki, diyormuş. Hem neden gitsin? O, bizim annemiz. O, bizim en sevdiğimiz olmalı bu dünyada. Bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Neden onu istemiyorsun? Önüne yemek koymasan, günlerce aç kalabilir. Senden bir lokma istemez. Hiç şikayet etmez. Nedir ondan alıp-veremediğin. Zaten yapabilecek gücü olsa ne senden bekler yardım, ne de benden.

Ama bütün bu sözlere rağmen gelin hanım, ısrarla ninenin gitmesini istiyormuş. Delikanlı bir gece annesinin yanına varmış. Bir bir söylemiş her şeyi:

- Anneciğim, beni affet. Karım senin bu evden gitmeni istiyor. Benim de artık ona gücüm yetmiyor.

Ninecik kısık bir sesle;

- Biliyorum evladım, demiş. Her şey den haberim var. Sen hiç üzülme. Beni buradan çoook uzaklara götür ve bırak. Ben başımın çaresine bakarım. Beni bir koruyan çıkar.

Delikanlı çok sevdiği annesinden ayrılmayı hiç istemiyormuş, fakat karısının sözlerini duymaktan da bıkmış. Bu yüzden bir gün sabahın aydınlığı ortaya çıkmadan, horozlar yeni yeni uyanıyorken annesinin koluna girmiş ve birlikte ağır ağır yürümeye başlamışlar. Evden belki on, belki yirmi kilometre, belki de daha fazla uzaklaşmışlar. Bir vadiye gelmişler. Akşam olmak üzereymiş. Delikanlı annesine;

- Anneciğim, seni getirebileceğim tek yer burası, demiş. Beni affet.

Ninecik yüzünde minik bir tebessümle oğlunu uğurlamış:

- Güle güle evladım. Dertler sizden uzak olsun. Hep mutlu olun inşallah. Hadi yolun açık, yüreğin ferah olsun.

Delikanlı, annesini akşam vakti o vadide bırakmış evine dönmüş. Günler geçmiş üzerinden. Fakat içi bir türlü rahat etmiyormuş. Aklına kötü kötü şeyler geliyormuş, uykularından korkuyla uyanıyormuş:

- Kim bilir orada ne büyük kurtlar, vahşi hayvanlar vardır. Annemi belki de paramparça etmişlerdir.

Karısına da söyleniyormuş:

- Yarın annemi bıraktığım yere gittiğimde, onu bulamayacağımdan eminim. İstediğin oldu işte. Bunun için mutlusundur. Ama ben annemi kendi ellerimle öldürdüm. Bunu nasıl yapabildim, nasıl senin sözlerinle annemi dağ başına attım!

Karısı ise bu sözleri hiiiiç mi hiç umursamıyor, duymazlıktan geliyormuş. Onun bu hâlini gören delikanlı daha bir öfkeleniyor, daha bir kendisine kızıyormuş.

Ertesi sabah, delikanlı koşa koşa vadiye gitmiş. Bir yandan da kendi kendine;

- Hiç olmazsa annemin kemiklerini toplayıp toprağa gömeyim, diye düşünüyormuş.

Fakat delikanlı vadiye vardığında gözlerine inanamamış. O da nesi. Bu vadi sanki o vadi değil. Cennetten bir köşe olup çıkmış. Kurtlar yerine her yanda güzel gözlü ceylanlar geziniyormuş. Annesinin çevresinde dolaşıyorlar, onun dizlerinde uyuyorlarmış. Delikanlı heyecanla annesinin yanına koşmuş:

- Anne! Anne, şükürler olsun ki yaşıyorsun. Hâlâ buradasın!

Güzel ninecik güler yüzle karşılamış oğlunu. Sevgiyle kucaklaşmışlar. Delikanlı merakla sormuş olanları. Ninecik de anlatmış:

- Sen gittikten sonra bol bol dua ettim. Sonra bu güzel hayvanlar geldi buraya. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Bana yiyecek getiriyorlar. Var git yoluna oğul, ben burada rahatım. Merak da etme.

Delikanlı, annesi her ağzını açtığında daha çok hayrete düşüyormuş. Çünkü annesi konuşurken ağzından çil çil altın saçılıyormuş yerlere. Güzel yüzünde güller açmış sanki. Her taraf mis gibi kokuyormuş. Gözlerine inanamamış. Biraz daha oturmuş annesinin yanında. Sonra düşünceli düşünceli yola koyulmuş.

İçi rahat, sevinçle dönmüş evine. Haberi karısına vermek için sabırsızlanıyormuş. Nihayet karısı bütün olanları öğrenince çıldırmış:

- Ne! Olamaz! Çabuk benim de annemi o vadiye götür. Mutlaka o vadinin sihirli güçleri vardır. Benim de annemin ağzından çil çil altın dökülür. Ne çok zengin olacağım, düşünsene. Çabuk ol! Ne duruyorsun daha?

Delikanlı annesinin ağzından dökülen altınlara şaşırmaktan vazgeçip karısının bu halini hayretle seyretmeye koyulmuş. Ama diyecek söz bulamamış. Neler olacağını merak ederek karısının annesini de almış o vadiye götürmüş. Vadiye bıraktıktan sonra evine dönmüş. Ertesi sabah sabırsızlıkla karısı onu vadiye göndermiş:

- Şu keseleri de yanına al. Altınları doldur içine. Hiç oyalanmadan geri gel. Altınlarıma bir ân önce kavuşmak istiyorum. Kim bilir ne kadar çok olmuşlardır. Köşklerde yaşayacağım artık. Muhteşem bir şey bu. Hizmetçilerim olacak. Şu evin içinde yaşlanıp gitmekten kurtulacağım. Zengin olacağım, zengin!

Karısı böyle hayâl kura dursun, delikanlı vadiye doğru yola çıkmış. Fakat vadiye vardığında gördükleri onu çok korkutmuş. Vadi, o vadi değil sanki. Ceylanlar gitmiş yerine dev kurtlar gelmiş. Üzgün bir şekilde eve dönmüş delikanlı. Karısına bütün gördüklerini anlatmış:

- Annen ölmüş. Kurtlar onu paramparça etmiş. Bulduğum parçaları toprağa gömdüm. Annemi görmedim. Orada değildi. Ceylanlar onu alıp kim bilir nereye götürdü.

Karısı hiçbir şey söyleyememiş. Susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. Ve bir daha da hiiiç konuşmamış

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

Kötü Kalpli Büyücü

Eskiden ülkelerden birinde yoksul bir adam yaşarmış. Fakat bu yoksul adamın karısı ay ışığı kadar güzelmiş. Birbirlerini çok severler, mutluluk içinde yaşarlarmış. Ama hiçbir kederin gölgelemediği bu mutluluk fazla uzun sürmemiş. Günün birinde o yörenin en kötü kalpli büyücüsü genç kadını görmüş ve görür görmez de aşık olmuş.

“Ne olursa olsun ben bu kadına sahip olmalıyım!” diye de karar vermiş. Planını uygulamak için de kocasının kılığına girmiş. Büyücü olduğu için bu iş hiç de zor olmamış. Tıpatıp benziyormuş yoksul kocaya. Evlerine gitmiş.
“Defol buradan bu benim evim!” diye bağırmış büyücü. Asıl koca çok şaşırmış karşısında aynen kendisine benzeyen birini görünce. Sevgili karısı ise ne yapacağını, kime hak vereceğini bilememiş. Çünkü iki adam da aynıymış!

İki koca adayı kavga etmeye başlamışlar. Kadın bir birine, bir diğerine yardım ediyormuş. Sonunda köyün bilgesinin önüne çıkarmışlar onları, ikisi de kadının asıl kocasının kendisi olduğunu iddia ediyor diğerini sahtekarlıkla suçluyormuş. Ak sakallı bilge biraz düşünmüş: “Bir deneme yapmamız lazım. Sonra karar vereceğim. Şu sandığı görüyor musunuz? İkiniz de sırayla bu sandığı şu dağa çıkarıp, geri getireceksiniz.”

Sandığın içinde bilgenin adamı varmış. Önce asıl koca sırtlamış sandığı. Yokuşta nefes nefese kalmış, kendi kendine konuşmaya başlamış:
“Allahım! Nereden çıktı bu bela başımıza! Ama olsun gerekirse bu sandığı yedi kere bu dağa çıkarırım. Yeter ki, karımı kaybetmeyeyim!”
Ardından büyücü sandığı yüklenmiş. Yokuşta o da konuşmaya başlamış: “Bu sandık da ne kadar ağırmış! Ama olsun. O kadını elde etmek için daha ağırını bile taşırım.”

Bilgenin sandıkta saklı adamı dönüşte her şeyi anlatmış. Bunun üzerine bilge bir büyücüyle karşı karşıya olduklarını hemen anlamış, şöyle demiş:
“Kim şeker kamışının içinden geçebilirse, bu kadının asıl kocası odur.” Gerçek koca saçını başını yolmaya başlamış. Tabii zavallı, kamışın içinden geçemeyeceğini biliyormuş. Öteki ise, “nihayet kadın benim karım olacak” diye sevinip, kamışın içine girivermiş. Ama daha kamışın içindeyken bilge kamışın iki uçunu balçıkla kapatmış ve büyücüyü kamışın içine hapsetmiş! Bütün ülke kötü bir büyücüden kurtulmuş. Birbirlerini çok seven karı koca da mutluluk içinde yaşamaya devam etmişler

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)

At, Tilki ve Aslan

At yaşlanmış. Yıllar boyunca efendisine hizmet etmiş etmesine, ama artık işe yaramadığı için, efendisi gözünün yaşına bakmadan atı kapı dışarı etmiş:

“Benden çalışmayana ekmek yok! Başının çaresine bak. Yaşayabilirsen yaşa. Seni bir şartla beslerim. Bana bir aslan getir. Yoksa gözüme görünme.”

At, bu vefasızlığa çok üzülmüş. Artık hayatını tek başına vahşi ormanda sürdürebilecek kadar genç de değilmiş. Bu nedenle ormana gitmeye, hiç olmazsa huzur içinde ölebileceği bir köşe aramaya karar vermiş. Ormanda bir yandan ağlayıp bir yandan da gönlüne göre bir yer ararken karşısına tilki çıkmış:

“Niye ağlıyorsun at dostum?”
“Ah, ben ağlamayayım da kim ağlasın” diye içini çekmiş at ve olup biteni tilkiye anlatmış.

Tilki: “Sen işi bana bırak. Yapacağın tek şey şu ağacın dibine yatıp ölü numarası yapmak.”

At yere yatmış, tilki de aslana gitmiş. “Aman sevgili dostum! Kısmet ayağımıza geldi! Ağacın altında bir at ölmüş. Kocaman da butları var. Bize bir hafta yeter. İstemez misin?”

“istemez olur muyum?” demiş aslan ağzı sulanarak. Ağacın dibinde atı görünce hemen parçalamak istemiş, ama tilki şöyle demiş:

“Bence senin mağaraya götürelim, orada yeriz. Ormanın ortasında yemeye başlarsak bir sürü rakip çıkar bize.”

“Doğru, demiş aslan, ama nasıl götüreceğiz?”
“Atı senin kuyruğuna sıkıca bağlarım. Ardından çekersin.”
“Tamam.”

Tilki, atı aslanın kuyruğuna iyice bağlamış. Sonra da atın kulağına fısıldamış:
“Haydi dostum, bundan sonrası senin işin.” At da ayağa fırladığı gibi dörtnala koşmaya başlamış. Tabii aslanı da arkasından sürükleyerek. O hızla aslanı efendisinin bahçesine kadar çekmiş. İhtiyar atın koca aslanı getirdiğini gören sahibi, yaptıklarından utanmış. Aslanı avlamış sonra da sevgili atına ölünceye kadar bakmış.

19 / December / 2009 - Masal - Comments (0)